Hayattan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayattan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2018 Salı

ALO 153- HAYVAN AMBULANSI

hayvan-ambulansı
Herkese merhaba, nasılsınız? Belki bilenleriniz vardır, ben yeni öğrendim ve sizlerle de paylaşmak istedim. Geçen hafta, sabah Ela'yı okula bıraktık, iş yerine doğru yola çıktık. Yol gidiş geliş, ortada kaldırım var. Eşim birden yavaşladı, "kaldırımın hemen dibinde bir kedi var, sanırım yaralı"dedi. "Dönüp bakalım" dedim. İlk göbekten dönüp karşı yola geçtik. Eşim arabadan inip bakmaya gitti. Gerçekten yaralı bir kedi olduğunu ama kendisine kesinlikle dokundurmadığını söyledi.
Hayvan asfaltın üzerinde ve araçlar hemen yanından son hızla geçtiğinden oldukça tehlikeli bir noktada bulunuyordu. Nasıl alsak, ne yapsak derken,  bir temizlik görevlisi eldivenli elleriyle hayvanı yoldan alıp güvenli bir yere koydu. Ama hayvan hem çığlık atmaya hem de ön ayakları üzerinde sürünerek ilerlemeye başladı. O anda fark ettik. Arka ayaklarının üzerinden muhtemelen bir araba geçmiş ve kırılmıştı. Kanaması da vardı. Bulunduğumuz yerde çok sayıda veteriner var ancak saatin erken olması sebebiyle hiçbirine ulaşamadık. Belediyenin bir hizmeti var mı acaba diye hızlı bir araştırma yapınca ALO 153- Mavi Masa'dan bu konuda yardım alabileceğimizi, hatta bir ambulansla yaralı hayvanın alınıp belediyenin kliniğinde tedavi edilebileceğini öğrendim. Hemen 153'ü aradık. Ancak Ankara'nın her yerine hizmet eden tek bir ambulans vardı ve o esnada pek çok farklı semtten ihbar gelmişti. Hayvanlar sırayla toplanıp merkeze getiriliyordu. Bu arada zavallı kedi, çamurlu toprağın üzerinde rahat edebilmek için sürekli hareket edip acısından bağırıyordu. Bulunduğumuz yer yeni yapılan bir inşaata çok yakındı. Orada çalışan işçilerden bir kutu rica ettik, onlar da hemen yardımcı oldular. Kediyi kutuya koyup ısınması için arabaya aldık. Çünkü çok duyarlı (!) bir vatandaş, kedinin sabahın erken saatlerinden beri orada olduğunu söyledi. Bu arada kediyi bulduğumuzda önünde birkaç parça kuru ekmek vardı. Yani o çok işlek yolda çarpan kişi fark etmedi ya da fark etti ama duramadı falan her neyse. Ama biri hem hayvanı görmüş hem de önüne ekmek bırakmış ve arkasını dönüp gitmiş. Hayır trafik kazası geçirsek hangimizin aklına yemek yemek gelir ki? Arkadaş vicdanını rahatlatmış o an için ve çekip gitmiş. Kedi sıcağı görünce biraz rahatladı, kendisini sevmemize izin verdi. Bu arada 153'ü aramaya, hayvanın durumunun acil olduğunu anlatmaya devam ettik. Nihayet ambulans geldi ve hayvancağız tedavi için merkeze götürüldü.
hayvan-ambulansı
Yaralı bir hayvana bu şekilde faydanız dokunursa, öğleden sonra saat 3-4 arasında arayarak bilgi alabiliyorsunuz. Biz aynı gün aradık ancak tedavisi devam ettiğinden bilgi verilmedi. Birkaç gün sonra aradığımızda ise kalça kemiğinde ve ayaklarında kırık, bir diğer ayağında ise ciddi bir ezilme  olduğunu öğrendik. Operasyon için durumunun biraz daha düzelmesi gerekiyormuş. Tedavisi tamamlandıktan sonra ise ambulansla alındığı noktaya tekrar bırakılıyormuş. 
Önümüzdeki günlerde hava ciddi manada soğuyacak. Lütfen elinizin yettiği canlılardan yardımınızı esirgemeyin, üşenmeyin, ne olacak demeyin. Bu yaralı kedinin ambulansa alınırken bize bir bakışı vardı, içine insan kaçtığına ve bize teşekkür ettiğine yemin edebilirim. Sabah sabah beni hüngür hüngür ağlattı sıpa ama, o bakışı her şeye değerdi...

9 Ekim 2018 Salı

Seyahatlerde En Güzel Mola Yerleri -2

Herkese iyi haftalar dilerim. Nasılsınız? Hatırlarsanız geçtiğimiz günlerde, ailemle yaptığım seyahatlarde karşıma çıkan en güzel mola yerlerinden bahsetmiş ve ilk mola yerini de şurada paylaşmıştım. Bugün sırada Mengen'den geçerken pat diye önümüze çıkan, yemyeşil bahçesiyle bizi bizden alan, kuş sesleri içinde karnınızı doyurabileceğiniz çok güzel bir yer var: Mengen Çiftlik Et &Mangal.

Daha önce dediğim gibi uzun yola çıkarken mümkün olduğunca kahvaltıyı yol üzerinde karşımıza çıkacak güzel bir mola yerine denk getirmeye çalışırız. Amasra'ya gidiyorduk ve kahvaltı niyetiyle girdiğimiz bu mekanda o kadar güzel vakit geçirdik ki, bir kaç gün sonra Ankara'ya dönerken bu defa akşam yemeği için uğradık.
Köy kahvaltıları bir köyü doyurmaya yetecek çeşitlilikte ve son derece doyurucuydu. Et menüleri ise, Mengen gibi ismiyle müsemma bir yerde bilinç olarak çok iyi et yemekleri yiyeceğimize programlanmış olmamız bir yana, gerçekten lezzetliydi. Fiyatlar ise şehirde yemek yediğimiz bu ayarda bir lokantadan  daha pahalı değildi.
 Vee bahçesi... Açıkçası çimlendirme dışında çok fazla el değmemiş, doğal yetişen ağaç, bitki ve çiçekler haricinde ekleme yapılmamış, dümdüz değil de kendine has tepecikleri  olan,etrafı insanın gözüne gözüne sokulan çitlerle sınırlandırılmamış bahçeleri seviyorum.  Bu tarifimin karşılığı tam olarak burası işte. Ela tavşanların peşinde koşarken ben de yürüyüşe çıkıp fotoğraf çektim. Bahçenin ilerisinde nereye dönsem yemyeşil çam ağaçlarıyla kaplı dağlarla karşılaştım ve derin derin nefesler alıp bol ve hafif nemli oksijenin tadını çıkardım.
 Yolunuz düşerse, Mengen Çiftlik Et Mangal'a mutlaka uğrayın. Yemekten sonra elinize çayınızı alıp, bu güzel bahçenin, az ilerdeki hamağın ya da salıncağın tadını çıkarın. Tesisin yan tarafından sanırım Mengen Çayı geçiyor. Biz Temmuz ayında gittiğimizde kurumuştu ama muhtemelen baharla beraber suya kavuşacaktır. Neyse siz gider de su görürseniz bana da haber verin:) Görüşmek dileğiyle, hoşçakalın:)

1 Ekim 2018 Pazartesi

Minimalizm'le Sadeleşmenin 7 Yolu 💙

Açıkçası uzun zamandır eşyalarımı azaltıp daha sade ve minimalist bir yaşama geçmeyi düşünüyordum. Çünkü kitaplar, giysiler, hobi malzemeleri, oyuncaklar derken artık hiç bir şeye yer bulamadığımı fark ettim. Nereden başlasam, nasıl yapsam derken, bir kaç ay önce Youtube'da gezinirken The Whole Happy Life kanalına denk geldim. Kanalın sevimli sahibesi Ria, daha sağlıklı, daha mutlu ve minimal tarzda bir yaşam için neler yapılması gerektiğini o kadar güzel anlatıyordu ki resmen ekrana kilitlendim. İzlediğim videolar ihtiyacım olan ilham ve cesareti fazlasıyla verdi. Ben de evdeki tüm bu fazlalıklardan kurtulma sürecini 7 başlıkta toplamaya ve hala düşünenler varsa onlara birazcık "hadi" demeye karar verdim:)
1- GİYSİLER/TEKSTİL ÜRÜNLERİ 👗👕👖
Eskiyen, eskimeyen ancak modası geçen, en az 1 yıldır askısından ayrılmamış, büyük gelen ya da daralan ne kadar giysi varsa hepsini gruplayarak poşetlere yerleştirdim. Çorap ve çamaşır çekmecelerini aynı şekilde temizleyip düzenledim. Bu çekmeceler için uzun süredir İkea'da satılan organizerları kullanıyorum ve çabuk dağılan yerleri hızlıca düzeltmek için son derece kullanışlı olduklarını düşünüyorum. Ela'nın eşyalarını ve oyuncaklarını da hızlıca elden geçirip fazlalıkları ayırdım. Çocuklar gerçekten çok hızlı büyüyorlar ve giysiler eskimekten ziyade küçük geldiği için dolap ve çekmeceleri sık sık taramak lazım ki işler çığrından çıkmasın. Oyuncaklarda ise kırık- dökük olanlar atıldıktan sonra yaşına ve gelişimine uygun olmayanların ayrılması işleri büyük ölçüde kolaylaştırıyor.

Evdeki havlu ve çarşaflar her gün değiştiğinden, koca bir dolabı bu tarz tekstil ürünlerine ayırmıştım. Ancak yeniler alındıkça eskilere sıra gelmediğinden ve görece yıpranmış olanlar dolabın en altında biriktiğinden, giysilerden sonra bu konuda da titiz bir ayıklama yaptığımı itiraf etmeliyim.  Rengi atmış yastık yüzleri, lastiği gevşemiş çarşaflar ya da delinen havlular. Hepsinden kurtuldum.

Ben bunları yaparken eşim de kendi giysilerini ayıkladı ve sadece onun dolabından iki çanta kravat, bir o kadar gömlek ve pantolon çıktı. Burda deneyimlediğim bir noktayı da paylaşayım. Evden göndereceğiniz poşeti kapıya yakın bir yere bırakın ve en kısa zamanda gideceği yere - çöp, kumbara vs.- ulaştırın. Poşetin evde kaldığı süre uzadıkça, gidip gelip poşeti karıştırma ve bazılarını tekrar depolama riski artıyor. Bu nedenle ben de vakit kaybetmeden ayırdığım tüm eşyaları evden ve kapsama alanımdan uzaklaştırdım. 

2-HOBİ MALZEMELERİ 📌✂🎨
Giysiler bitince derin bir nefes alıp hobi odasına daldım. Minicik kutulardan devasa kolilere kadar her şeyi sırayla boşalttım, eledim ve büyük çoğunluğunu çöpe gönderdim. Eğer giysiler konusunda o kritik adımı atmayı başarır ve çok sevmenize rağmen giysileririnizle vedalaşırsanız, sonra karşınıza çıkacak olan diğer çok sevdiklerinizle ayrılmanız daha kolay oluyor. Mesela koca bir kutu kolye, küpe saklamışım, bunlar günlük kullandıklarımdan farklı olarak ayırdığım, belki boncuk ya da aksesuarlarını kullanırım diye sakladığım takılar. Kutuyu öylece attım. Kemerler yine aynı şekilde. Kağıt, karton, boya, yapıştırıcı...30 senelik kalem koleksiyonumdan bile iki düzine kalem attım. Annem görse benimle gurur duyardı, çünkü bu benim için öylesine yeni bir duygu ki:) Hobi anlamında klasik cümlem hep şu olmuştu: "Onu atma, ben onu şurada kullanırım." İşte biriktirmeye giden yolun başlangıcı bu cümle arkadaşlar. Bunu kafamdan silince gerisi çorap söküğü gibi geldi. Yani şimdiye kadar kullanmamışsam ve varlığını dahi unutmuşsam, artık o eşyayla işim kalmamış demektir. Çöpe attıktan sonra da değişen bir şey olmuyor, çünkü o eşyanın günlük hayatınızda zaten yeri yok ve eksikliği kesinlikle hissedilmiyor, rahat olun. Dolaplar boşaldı, raflar düzene girdi. Burada ikinci bir uyarım olacak; kendimden biliyorum, lazım olur diye saklanan boş kutular da çok tehlikeli, çünkü er ya da geç o kutuyu dolduracak bir malzemeniz mutlaka çıkıyor. Bu nedenle fazla kutuları da attım.

3- KİTAP-DERGİ 📚
Hobi malzemelerinden sonra sıra dergi ve kitap ayıklama kısmına geldi ki, evde eşimin hiç durmadan şikayet ettiği bir konu bu. Şöyle ki ben her ay en az 5-6 kitap ve birkaç tane de aylık dergi alıyorum. Ela için ise her ay 5 dergi, en az 3 tane hikaye kitabı ve eğer elimizdeki stok azalmışsa 1 tane de boyama kitabı alıyoruz. Her şeyden kısabilirim ama kitaplar konusunda ciddi bir zaafım var maalesef.
Derken mucizevi bir şey oldu ve ben pdf kitapları ücretsiz olarak telefona indirmeme olanak sağlayan çok hoş programlar keşfettim. Daha önce neden aklıma gelmediğiyle ilgili en ufak bir fikrim yok! Siz de play store uygulamasından bu programlara kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Programları ilk kullanmaya başladığımda burun kıvırıp bunun asla gerçek bir kitabın yerini tutmayacağını düşünsem de şu an fikirlerim tamamen zıt yönde. İlk olarak; pdf kitap uygulamaları oldukça işlevsel. Zira telefon sürekli elimin altında olduğundan, en ufak bir boş anımda dahi hemen kitabımı açıp kaldığım yerden devam edebiliyorum ki bu durum benim çok kısa sürede bir sürü kitabı bitirmemi sağladı. İkincisi; çok pratik ve hızlı! Çünkü bu programlar, aynı anda birden fazla kitap okumamı kolaylaştırdı. Okuduğum kitapları çantamda her yere taşırdım ve bu da hem omuzlarımda ekstra bir yüke hem de kitapların çabuk yıpranmalarına sebep olurdu, artık böyle bir derdim yok. Üçüncü olarak; son derece ekonomik! Programda yer alan tüm kitaplar ücretsiz olduğundan, param cebimde kaldı. Ve en önemlisi, fiziki olarak herhangi bir yer kaplamadıkları için, bu kitapları nereye koysam problemi de otomatikman son buldu. Para ve depolama açısından düşününce kütüphaneler de bir seçenek olabilir belki ama pdf kitap uygulaması ben ve ailem için süper şahane bir çözüm oldu.👪

Evdeki kitaplara gelince. Aynı kitaptan birden fazlaysa, fazla olanların hepsini kitap kutularına bağışladım. Yabancı dilde olup da daha önce okuduğum kitaplardan da aynı şekilde vazgeçtim. Aylık olarak aldığım tüm dergileri attım. Geri kalan kitaplarımı şu an için muhafaza ediyorum ama her an bir delilik yapabilirim:) Elanın biten boyama ve aktivite kitaplarının tamamını attım. Ela geçmiş zamanlı dergilerini koltuğa yığıp saatlerce sayfa çevirmeyi çok seviyor. Bu nedenle ilgisini çeken dergileri ayırıp kalanını attım. Masal kitaplarına dokunmadım. En eskisi 1993 tarihli olan önemli olayların yer aldığı bir gazete koleksiyonum vardı. Sadece Milli bayramlarda  Atatürk ile ilgili olanları ayırdım, gerisini attım. Böylece 3 kitaplığımdan biri boşa çıktı ve yukarıdaki boş kutu bulundurmama prensibini burada da uygulayarak dolabı odadan çıkardım. Hobi odam gözle görülür ölçüde ferahladı.

4- AYAKKABI-ÇANTA 👠👞👜
Sonraki hedefim ayakkabı dolabıydı. Aslında ayakkabıları daha önce elden geçirmiştim ancak kutusundan hiç çıkmamış ya da bir kez giyilip unutulmuş ayakkabılara son bir şans vermiştim. Bu defa hepsini bağışladım. Benden daha beter durumda olan eşim de benzer bir temizlik yapınca dolap yarı yarıya boşaldı.

Ve çantalar... Ela doğduktan sonra aralıksız 3 sene boyunca malum devasa bebek çantalarından kullandım ve normal çantalarıma elimi bile sürmedim. Şimdi ise çok pratik sırt çantalarım var ve hemen her yerde işimi rahatlıkla görüyor. Bu nedenle zamanında ufak bir servet ödediğim klasik bir çantayla günlük kullanım için birkaç spor çantayı kendime ayırdım, gerisini bağışladım.

5-AKSESUARLAR 🎕🏠
Ela doğduğunda güvenlik açısından evde kullandığım tüm aksesuarları kaldırmıştım. Ela büyüdü ancak aksesuarlar kaldırıldıkları yerden hiç çıkmadı. Bu aksesuarların nerdeyse tamamını dağıttım, yazlık bir eve çok daha fazla yakışacağını düşündüğüm, sayıları 50'yi bulan fenerleri ve bir dolap dolusu her boydan kokulu mumu ise kardeşlerim arasında kapış kapış yaptım:)

6- MUTFAK EŞYALARI 🍴
Mutfak bu detoks programında en rahat olduğum yerdi sanırım. Uzun zamandır mutfak eşyası almıyorum, çünkü evlenirken alınan ya da hediye gelen ve henüz paketi açılmamış çok fazla eşyam var. Komposto ve sürahi takımları, düzinelerce bardak, fincan takımı, kase setleri... Bunları almak isteyen tanıdıklarıma verdim. Eskiyen, yamulan çatal, kaşık ve bıçakları attım. Bir yılı dolduran tüm plastik kapları attım. Dondurma ve yoğurt kabı biriktirmiyorum ancak arada yine balkona istiflenen birkaç kaba denk geldim. Mutfakta baharat kullanmayı severim ve çeşit çeşit alırım. Ama baharatlar için genelde evde biriken ve üzerine etiket yapıştırdığım cam kavanozları kullanmayı tercih ederim. Bu nedenle birkaç çekmece dolusu irili ufaklı cam kavanoz biriktirmişim. Baharat dolabındaki kavanozları bu birikenlerden uygun olanlarla değiştirdim ve eskileri attım. Kavanozları yıkama derdinden de kurtulmuş oldum.

Mutfak önlükleri! Üşenmeyip kullandığım önlük sayısı bir elin parmağını geçmez ama tam 11 tane eşantiyon ya da satın alınan mutfak önlüğü, bir o kadar fırın eldiveni, tutacak,vs birikmiş. 2'şer tane ayırıp kalanını kumbaraya gönderdim.

Eskiyen, teflonu atan, sapı eriyen tava, tencere, cezvelerin hepsinden kurtuldum. Sayıları onları bulan ölçü kaplarının bir setini ayırıp kalanını attım. Çekmecede gereksiz yer tutan çok küçük ya da devasa büyüklükteki bardakları da kutulayıp gönderdim.

7-BALKON İSTİFLERİ 🔨🔧
Son olarak eşimle balkondaki boya ve hırdavat malzemelerini eledik. Kuruyan boya ve vernikler çöpe gitti, alet çantaları düzenlendi. Mağaza ve market poşetleri tek tek katlanıp çekmecelere yerleştirildi. Evdeki çiçeklerin değişen saksıları, eski ahşap çiçeklikler vs. gönderildi. Elanın eski bisikleti, beşiği, puseti ve arabası ise ihtiyacı olan bir aileye verildi. Hangi akla hizmet tuttuğumuzu anlamadığım bozulan küçük ev aletlerini, kabloları, telefonları, eski cd ve hatta kasetleri (!) ise olduğu gibi attık.

Evlerin ruhu olduğuna inananlardanım ve netice olarak hem evimiz hem de biz fazlalıklarımızdan kurtulduk ve hafifledik. Artık herhangi bir alışveriş yaparken iki kez düşündüğümü ve bu süreçte "Almasam ne kaybederim?" ya da "Bunu alırsam kaç gün kullanacağım, modası geçer mi, nereye koyacağım? gibi soruların çok ama çok işime yaradığını itiraf etmeliyim. Hem maddi hem de manevi anlamda huzura kavuşmak adına benim ve ailemin minimalizmle sadeleşme, arınma ve ferahlama serüveni bu şekilde. 2 aydır da aynı düzeni koruyoruz. Eşyalar azalınca, ev işlerine ayırdığımız zaman da doğal olarak azaldı. Çünkü düzenli olmak artık çok daha kolay.
İçinizde bu akımı benimseyen, ya da hayatımızı kolaylaştıracak önerileri olan varsa duymak isterim. Görüşmek dileğiyle, hoşçakalın.🙋

10 Ağustos 2018 Cuma

Seyahatlerde En Güzel Mola Yerleri-1

mezit-inegöl
Herkese merhaba! Nasılsınız? Umarım herkesin keyfi yerindedir. Bugün bir değişiklik yapıp,  araba ile yolculuğun en keyifli yanı olan mola yerlerinden bahsetmek istiyorum. Hem iş hem de özel hayatta çok sık seyahat eden, üstelik çocuklu bir aile olarak, mola yerleri bizim için gerçekten çok önemli.
 Genellikle yola sabah erken saatlerde çıktığımızdan kahvaltıyı atlarız ve bunun için mutlaka yol üzerinde bir mola yeri tercih ederiz. Bu kimi zaman daha önce deneyip memnun kaldığımız, kimi zamansa denemek isteyip vakit darlığından uğrayamadığımız bir yer olur. Ancak hiç bir fikrimizin olmadığı, sırf dışardan görüp de kendimizi içeri attığımız mekanlar da yok değil.
İşte bugünkü ilk mola yeri, tam da böyle ani bir frenle dönüp adeta gözümüzün gönlümüzün bayram ettiği saklı cennetlerden biri. Burası Bursa'dan Ankara'ya dönerken, İnegöl yakınlarında Mezit Çayı kenarında ufak bir tesis.
 Yemyeşil çimenler, ahşap oturma alanları ve elbette tam bana göre diyebileceğim bir ağaç ev:) Şırıl şırıl akan bir su sesi ve mümkün olsa kitap ve çay haricinde hiç bir şey istemeden saatlerce vakit geçirebileceğim bir manzara.
 Ela Masal buraya resmen bayıldı, gönlünce koştu oynadı ve gitme vakti geldiğinde göz yaşları içerisinde zor ikna ettik arabaya binmeye. Tabi bunda şu sevimli ufaklığın da payı büyüktü. Kuzucuk, büyümüştür şimdiye çoktan:)
Giderken ağaç eve vuran ışık çok hoştu, kaçırmayalım dedik. 
Yolunuz düşerse, Mezit Çayı manzarasına karşı bir bardak çay içmeyi, kısa da olsa bir mola vermeyi ihmal etmeyin. Hoşçakalın:)

10 Temmuz 2018 Salı

İdam Gelirse Çocuklar Ölmez mi?

Bugüne kadar blogumda işkenceye uğrayan, istismar edilen ve vahşice katledilen çocuklardan pek çok kez bahsettim. Yazdığım son kurban Irmak Bebek'ti. Yıl 2016. Aradan geçen iki yılda yine pek çok tecavüze uğrayan, istismar edilen, hiç iz bırakmadan kaybolan ve maalesef yaşamdan koparılan küçücük bedenlerin haberlerini ağlaya ağlaya okuduk, izledik, kahrolduk...

Pedofili başta olmak üzere çocuklara karşı işlenen tüm suçlarda son derece hassasım. Bunun birinci nedeni anne olmam, diğer bir nedeni ise meslek hayatımda sıklıkla karşılaşmam. Çok araştırdığım, okuduğum ve ister istemez hemen her yerde gardımı aldığım bir konu olduğu için öğrendiklerimi herkesle paylaşmak istiyorum. Bazen çok iyi bildiğimiz bir konuyu öyle rahat gözden kaçırıyoruz ki, birinin bizi dürtmesi gerçekten faydalı oluyor. Bugün dürten ben olmak istedim. Yazı biraz uzun. Hobi yazısı olsa fotoğraflara bakın geçin derdim ama bunu lütfen okuyun. 
leyla-aydemir
Son bir aydır herkesin malumu, tüm ülkenin gündeminde kaybolan çocuklarımız; Leyla ve Eylül vardı. Maalesef hikayelerin ikisi de çok çok kötü bitti. Üç buçuk yaşındaki Leyla'nın 8-10 gün boyunca aç bırakıldığı ve açlıktan öldüğü, öldükten sonra dereye bırakıldığı belirlendi. Eylül'ün ise komşusu tarafından cinsel istismara uğradığı, darp ve işkence gördüğü, ayağında kırık, vücudunda ise kesici delici alet izleri bulunduğu ve boğularak katledildikten sonra bir tarlaya gömüldüğü anlaşıldı.
eylül-yaglıkara
Çocukların ne kadar acı çektiklerini tahmin dahi edemeyiz ama ben acıdan önce çocuğu olanlar öncelikli olmak üzere, herkesin o çocukların tüm bu yaşananlar sürecinde ne kadar korkmuş olabileceklerini düşünmesini istiyorum. Gözünüzün önüne kendi çocuğunuzu getirin ve bir yabancıyla baş başa kalmışken içinizde büyüyen o dehşet verici korkuyu hissedin lütfen. Çocuğunuzun gözünden o yabancıya bakın. Kalbiniz yerinden çıkacak gibi oldu mu sizin de? Günlerdir bu düşünce gözümün önünden gitmiyor ve ciddi manada kayışı koparmak üzereyim pek çok insan gibi.  Ve ben daha bu yazıyı yazarken bile kaybolan 2 çocuğun daha hayatını kaybettiğini öğreniyorum ki, gerçekten avaz avaz bağırmak istiyorum.
ırmak-kupalArtık şu bilinen bir gerçek ki; biz çocuklarını koruyamayan bir toplumuz. El kadar çocuklara sahip çıkamıyoruz. Çocuklarını koruyamayan bir toplumun geleceği yoktur. Çocuklarını koruyamayan bir toplumun ihtiyacı olan şey; bana göre çocuk istismarı önergesini reddedip sonra çok büyük başarıymış gibi bunu kutlayacak temsilciler değil, sadece çocukları korumaya yönelik tedbirler alacak, çalışmalar yapacak ve yalnızca çocukların sağlığından ve güvenliğinden sorumlu olacak bir bakanlıktır. Toplumda infial yaratan toplu bir cinsel istismar vakasından sonra kurulması çoğunluğun insafına kalmış bir komisyonun yapacağı çalışmaların çok da verimli olacağını düşünmüyorum. Dolayısıyla öznesi çocuk olan bir olayın oylanmaya bile ihtiyaç duyulmadan, doğrudan ilgili bakanlık tarafından ele alınıp takibinin yapılması, çözüme kavuşturulması gerekmektedir.
ufuk-tatar-sami-marangoz
Her nasıl ki çocukları ağlarına düşürmek isteyen uyuşturucu tacirleri, artık günümüzde çok daha kolay şekilde takip edilebiliyor ve yapılan baskınlarla kontrol altına alınabiliyorsa, pedofililer başta olmak üzere çocuklara yönelik suç işleme potansiyeli olan canilerin de izlenebileceğini, pek çoğunun daha o suça tevessül etmeden yakalanabileceğini düşünüyorum. Sihirli değnek muamelesi yapılan idamın ise asla ama asla bir çözüm değil, ancak çaresizliğin sonucu olabileceğine inanıyorum.  Çünkü idamın konuşulmaya başlandığı yerde, ortada her daim bir çocuk cesedi olacaktır. Toplumda caninin nasıl öldürüleceğine yönelik harcanan enerji ve nefesin yarısı, çocuklarımızı nasıl koruyup yaşatacağımıza harcansa muhtemelen bu sorunu komple ortadan kaldırabilir ya da en aza indirebiliriz.

Çocuklara karşı işlenen istismar ve cinayet suçlarına yönelik caydırıcı cezalardan bahsedilmesi, bilhassa idamın sürekli olarak dile getirilmesi, idam edileceğini öğrenen sapıkların sadece bu yolla durdurulabileceğinin umulması bana göre boş bir hayalden ibaret. Zira burada küçük ve savunmasız bir çocuğu, kötü emelleri için özgürlüğünden koparan ve bir yere kapatan caninin insafa gelmesi beklenmekte, bir başka deyişle kafası hiç bir şekilde normal çalışmayan bir insandan anlamsız şekilde medet umulmaktadır. Yani tehlike altındaki çocuğun hayatı, onu tecavüz ederek öldürmeyi planlayan yaratığın iradesine ve vicdanına teslim edilmektedir. Ya hayattan hiç bir beklentisi olmayan biriyse bu pislik, asarlarsa assınlar mantığındaysa, o zaman ne olacak? Asla caymayacak ve o küçük çocuğu kendi çöplüğüne getirdikten sonra oradan çıkacak tek şey; o yavrunun cesedi olacak! Bu noktada idamın olması bir işe yarar mı, elbette hayır! Bu sapıklar beklenildiği kadar otokontrol sahibi olsalar, zaten ülkede tek bir çocuğun saçının teline zarar gelmez. Kaldı ki, tecavüz ve sonucunda gerçekleşen ölüm nedeniyle, hapishanede gün yüzü görmeden geçirilecek uzun seneler de, normal bir insan için oldukça ağır bir cezadır. Bu nedenle idam! idam! diye bağırmadan, hashtagleri sıralamadan önce, çocuklarımız! çocuklarımız! diye ortalığı inletmemiz lazım. Çocukları yaşarken zaten konuşmuyoruz, çocuklar ölüyor ve konumuz hala onlar değil. Benim bunu aklım almıyor, anlayamıyorum. Öldüler yahu, bu işi artık halletmemiz gerekmiyor mu? Napıcaz, adamı asıcaz ve konu kapanacak mı? Ta ki bir sonraki çocuğa kadar. Onu öldüreni asıp önümüze bakarız, böylece suçlu cezasını çekmiş olur ve her şey normalleşir mi? Bu değil işte. Bu işin çözümü bu değil. Bu pislikleri çocuklar hayattayken konuşmalıyız, varlıklarından haberdar olmalıyız, geçmişte ne tür suçlara bulaşmışlar, nasıl bir hayatları olmuş bilmeliyiz. O her gün karşılaştığımız sevecen ve tonton amca, belki de zannettiğimiz kadar tonton ve sevecen değildir. Nasıl bilicez? Pedofili vakalarında, ilk şüpheler ve söylentiler ortaya çıktığında, klasik tepki çoğunlukla aynıdır: "Yok canım, o hayatta yapmaz." Oysa göz ardı ettiğimiz çok önemli bir detay var. Pedofililer bir günde pedofili olmazlar. İlk ergenlik yıllarında bunun farkına varırlar ve sonraki tüm hayatlarını buna göre organize eder, kariyer planlarını çocukların bol olduğu yerlere göre yaparlar. Pedofililerin ilk hedefi, çocuğun ve ailesinin güvenini kazanmaktır. Bu nedenle pedofililerin çoğunlukla tanınan, bilinen kişiler arasından çıkması hiç de tesadüf değildir.

Olası bir durumda potansiyel suçluların analizinde, profil uzmanları en doğru belirlemeyi yapacaktır.  Peki normal vatandaş olarak bizler neler yapabiliriz? O pislikler çocuklarımızın ruhlarına ve bedenlerine dokunmadan onları nasıl engelleyebiliriz? Nasıl tedbirler almalıyız? İlk olarak en basit, en eski ve en etkili yöntemi unutmamalıyız. Nedir bu, çocuğun elini bırakmamak! Buradan tüm anne babalara soruyorum. Elini tuttuğunuz çocuğunuzu, sizin elinizden hangi kuvvet alabilir? Cevap: Hiç kimse! Bu nedenle kalabalık ortamlarda, el tutulacak yaştaki çocuklarınızın elini bırakmayın. El tutma yaşını geçen çocukları ise  gözünüzün önünden ayırmayın. İşiniz vardır, ocakta yemek, makinede çamaşır, vardır bir şeyler, her zaman olur. Bırakın kalsın, beklesin. Eğer çocuğunuzu oynaması için bir yere bırakıyorsanız, bunu işlerinizi bitirmek için fırsat olarak düşünmeyin. Çocuğunuz oyununu bitirene ya da aklınızdaki süre dolana kadar lütfen onun yanından ayrılmayın. Eğer çocuğunuzun yanından ayrılmak zorundaysanız onun güvenliğini mutlaka ama mutlaka sağlayın. Bu sadece kötü niyetli üçüncü kişilerden değil, pek çok görünmez kazadan korumak için de atılabilecek bir ilk adım.

Bunun dışında çocuklara vücudundaki özel bölgelerin, yabancılarla arasında olması gereken güvenli mesafenin, HAYIR demenin ve gerektiğinde var gücüyle çığlık atmanın ya da polisten yardım istemenin öneminin anlatılması çok önemli. Ela Masal 4 yaşında artık ve bu bahsettiğim şeylerin hepsine vakıf. Sürekli hatırlatıyorum çünkü. Geçtiğimiz günlerde, alışveriş için bir markete uğradık. Market çok kalabalıktı. Ela Masal hareketli bir çocuk. Ve her çocuk gibi ilgisini çeken şeylerin peşinden gitmeyi seviyor. O sağa sola koştururken biz de eşimle radar gibi takip ediyoruz, bir rafın arkasında kaybolduğunda hemen sesleniyoruz falan, bilirsiniz. Uzaklaşma!, kaybolma!, yanımıza gel! gibi direktifleri de bolca kullanıyoruz. Bu sırada görevliyi çağırdık bir konuda yardım almak için. Ela Masal da yanımıza geldi. Eşimle yüzümüz görevliye dönük, Ela Masal'ın sırtı bacaklarıma dayanmış vaziyette. Bu esnada bir taraftan da elini tutuyorum. Normalde kızım kendisine sıcak gelen çocuklara uzaktan el sallar, gülümser. Bunun için de anne bak şu çocuğa el salladım diye herhangi bir açıklama yapmaz, çünkü bunda yanlış bir şey olmadığını bilir. Markette alacaklarımızı alıp, alt kata inmek için yürüyen merdivene geçtik. Ela Masal bir an duraksadı, sonra kaşlarını çattı ve dedi ki: "Anne bir amca bana şeker gösterip yanına çağırdı!" Ne kadar klişe değil mi bizim için, ama inanın kendi çocuğunuzun ağzından çıkan bu klişe o an resmen bir alev topuna dönüşüp kafanızda patlıyor.

Şimdi düşünün; çılgın bir kalabalık var, adamın biri o kalabalıkta Ela'yı izliyor, onun gibi bir saniye yerinde durmayan hareketli bir çocukla göz göze gelmeyi başarıyor ve bu da yetmezmiş gibi elindeki şekeri gösterip yanına çağırıyor. Ve ne ben ne de eşim bunu hiç bir şekilde görmüyoruz. Çünkü etrafla ilgimiz yok, sadece Ela'ya bakıyoruz. Ela'dan gözümüzü ayırdığımız tek an ise görevliyle konuştuğumuz o birkaç dakika.

O şekeri ne yapması gerektiği ile ilgili, her aklıma geldiğinde uzun uzun sövdüm adama içimden ama konumuz bu değil. Adamın gerçekten niyetinin ne olduğu falan da değil. Esas konu, benim tüm helikopter anneliğime, radarlarım açık gezmeme ve sonsuz kontrolcülüğüme rağmen,bir kişinin istediği anda çocuğuma ulaşabiliyor olması ve bu gerçekten çok ürkütücü. Ela'nın dediğim gibi kaşlarını çatması ve rahatsız olduğunu belli etmesi, benim için adamın kötü niyetli olduğuna birinci elden karine. Sonra hemen Ela'ya sorular yönelttim. Adam baban gibi genç mi, deden gibi yaşlı mı (yaşlıymış), tekrar görsen tanır mısın (tanırmış), yanında başka kimse var mı (yokmuş), alış veriş mi yapıyordu (hayır, bir kenarda durmuş kendisine bakıyormuş), elinde poşet vs. var mıydı (yokmuş) gibi. Biraz daha üsteleyince Ela garip bir şekilde tepki gösterdi bana, "anne neden bana bunları soruyorsun, ben adama hiç bir şey söylemedim, cevap da vermedim" dedi. Ela 4 yaşında olmasına rağmen dil becerisi çok gelişmiş durumda ve olayları yaşından çok daha ileri seviyede akıl yürüterek, irdeleyerek ve yorumlayarak aktarabiliyor. O anda anladım ki Ela gerçekten rahatsız olmuş o adamdan ve benim endişelendiğimi de hissetmiş. Baktım küçücük yavrum, beni sakinleştirmeye çalışıyor. Konuyu kapattım. Ama ertesi güne kadar içim içimi yedi. Sabah bu defa Ela'ya dedim ki, hadi ben sen olayım, sen de o yaşlı amca ol. Birlikte tiyatro yapalım. Güle oynaya kabul etti. Ela o adamı karşımda oynadı. Ve gerçekten içimi titreten, tüylerimi diken diken eden bir bakışla avucunu açtı, şekeri gösterdi ve beni yanına çağırdı. Ne hale geldiğimi az çok hayal edersiniz sanırım. Size tavsiyem; çocuklarınızı dinleyin, hiç konuşmadıklarında dahi çok önemli şeyler anlatabileceklerini unutmayın. Onları gözlemleyin ve istismarın erken dönemde ne gibi belirtiler gösterebileceğini mutlaka öğrenin. Çocuk aklı deyip geçmeyin, onların sözlerini hafife almayın, anlattıklarını asla küçümsemeyin.

Bir film vardı hatırlarsınız; Azınlık Raporu. Tom Cruise'un en sevdiğim filmlerinden biridir. Film, cinayetler işlenmeden, potansiyel suçluyu yakalama temeline dayanıyordu. Elimizde o filmdeki gibi kahinler ya da aygıtlar yok ama sağlam bir veri tabanı ve ayıklama ile bu işin zor kısmı halledilebilir. Çocuklara ya da hayvanlara yönelik (çünkü pek çok pedofilinin ilk kurbanı genelde hayvanlardır) suç işleyen, hapse giren çıkan, tutuklanan ya da sadece göz altına alınıp serbest bırakılan kişilerle bunların mensubu olduğu ailelerin (Eylül'ün katiline ailesinin de yardım ettiği göz önüne alındığında) her türlü teknik ve fiziki takibi, cinsel suç işleyen ya da bu potansiyele sahip kişilerin girdiği internet sitelerinin ya da doğrudan bu uygunsuz sitelere kimlerin girdiğinin takibi, (çünkü ancak suç işlendikten sonra katilin bir pedofili olabileceği, telefonunda ya da bilgisayarında bu yönde kayıtlar olduğu bilgisine ulaşılıyor),çocukların kalabalık olduğu okul gibi mekanlarda çalışan hademesinden öğretmenine kadar herkesin geçmişinde herhangi bir suç işleme durumu olmasa dahi, psikolojik ve sosyal yönden takibi ilk aklıma gelenler. Çocuklara ulaşmanın çok fazla yolu var. Bunlardan biri de internet. Artık telefon kullanmayan çocuk yok denecek kadar az. Devlet destekli bir telefon kampanyası yapılabilir. Elbette sınırlı ve korumalı içerikle birlikte. Okulların, parkların ve diğer oyun alanlarının daha korunaklı olması sağlanabilir. Giriş çıkış saatlerinde ekip arabalarının şöyle bir görünmesinden değil, ciddi manada, kale gibi korunmalarından bahsediyorum.Bu örnekler arttırılabilir. Ama yukarıda da bahsettiğim üzere ilk olarak çocuklarımızı eğitmemiz gerekiyor. Şu an cinsel istismarda dünya üçüncüsüyüz, istismara uğrama oranı yüzde otuz üç. Bu demektir ki; her üç çocuktan biri istismara uğruyor. Ama büyükler sustuğu için, küçükler her konuşmaya çalıştığında sadece susması söylendiği ve sadece susması öğretildiği için çocuklar da susuyor. Çocuklarınızı susturmayın. Onların konuşması, bu mahlukatlar için her dilde idamdır emin olun.
Son olarak; çocuklara karşı işlenen suçlarda; ortak düşüncenin elzem olduğuna ve bu yönde düşünmeyenlerin toplum içinde hiç bir yerinin olmaması gerektiğine inanıyorum. Yani küçücük bir çocuk hatta bebek tecavüze uğramış ve sonrasında öldürülmüşse, bu tablo karşısında herkesin boğazına koca bir yumru takılmalı, herkesin kalbi parçalanmalı. Bunun aksini kabul etmiyorum, aksini hem de son derece çirkin bir şekilde dile getirenlerin ise o çocuklarla yer değiştirmelerini diliyorum. O çocuklar hepimizindi. Onları korumak da başta ailesi ve devlet olmak üzere hepimizin göreviydi. Ama yapamadık. Artık silkinip kendimize gelelim lütfen. Önümüze bakalım diyemeyeceğimiz tek konu da bu olsun. Hep geriye dönüp bakalım şu masum yüzlere. Bakalım, utanalım ve yerin dibine geçelim. "Bir kereden bir şey olmaz, bir kez oldu bir daha olmaz." diyerek sapıkları pışpışlayan ve yiten sanki can değil de çöpmüş gibi davranan yüz karası tüm zihniyetler bu vebale ortaktır. Bunu da unutmayalım.
Bu kahrolası sapıkları ne yapalım konusuna gelirsek. Başta da dediğim gibi, bir ortamda idam konuşulmaya başladığında, en az bir çocuk ölmüş demektir. Bu nedenle ben idamla bir yere varılacağı düşüncesinde değilim. İdam gelsin, ailenin içi soğusun diyenlere ise ufak bir hatırlatma: O ailenin içi asla soğumayacak, seninki soğur, benimki soğur ama onlarınki değil! Madem ki aile son nefesine kadar bu acıyı yaşayacak, o zaman bu suçluların hayatlarını 5 dakikada sona erdirip onları kurtarmak niye? Benim önerim; çocuklara karşı suç işleyenlerin devlet malı sayılarak hem yurt içi hem de yurt dışında sağlık alanındaki ar-ge çalışmalarına bedenleriyle destek olmalarının sağlanması. Nasıl derseniz? Örneğin; AIDS hastalığı için yeni bir ilacın denenmesi gerekiyor. HIV virüsü önce bu kişilere verilecek, sonra da bu hastalık için öngörülen, deneme aşamasındaki tüm tedavi yöntemleri tek tek üzerlerinde denenecek. Böylece hem zavallı hayvanlar kobay olmaktan kurtulacak, hem de insanlık adına istemeden de olsa bir işe yaramaları sağlanmış olacak. Diyelim bu uzuuun ve yıpratıcı süreçlere dayanamayıp öldüler, o zaman da tıbbi atık olarak doğru çöpe! Ne yani, asalım da bir de mezar sahibi mi yapalım bu canileri?

24 Şubat 2018 Cumartesi

Osmanlı Dedelerinden Mısırlı Halalara:Soyağacı Hayalleri

Malum tam da millet olarak bir şeylerle oyalanıp kafa dağıtmamız istendiğinden, E-devlet üzerinden soy ağacı sorgulama ekranı halka açıldı ve hepimiz işi gücü bırakıp bir anda "Acaba soyum Osmanlı'ya mı dayanıyor, Mısır'da halam var mı, yaşıyor mu, öldüyse mirası nerede?" gibi sorularla son derece heyecanlı saatler geçirdik:)
mısır-piramitler
Tabi sonuçları alınca "Hadi beee" durumları olmadı değil ama soyağacını biraz inceleyince acaip eğlenceli bazen hüzünlü detaylarla karşılaştım. Hala var mı bilmiyorum ama eskiden gazetelerin bulmaca eklerinde bu şunun annesi, öbürü diğerinin karısı ise bunun kocasını kim öldürdü gibi mantık bulmacaları olurdu, bayılırdım çözmeye. Okulda da miras hukuku favori derslerimden biriydi. O nedenle soyağacımı inceleyip hesaplar yaparken hemen hemen aynı keyfi aldım diyebilirim:) Sizlerle de paylaşmak istedim.
soy-agaci
İlk dikkatimi çeken isimler oldu. Mesela; büyük, büyük, büyük annelerden Emiş, Kahreman, Mavuş, Telli, Hacce, Mühübe, Gülzade gibi isimlere karşılık erkeklerde Adıgüzel ismi oldukça değişik geldi. Hatta Adıgüzel dedenin karşılaşabileceği olası diyalogları düşündüm:
-Adın ne?
-Adıgüzel.
-Adın güzel mi?
-Adım Adıgüzel.
-Adın da güzelmiş.
...
Şeklinde uzatılabilir elbette:)
isim-karikatür
İsimleri iceledikten sonra bu defa kaç yıl yaşadıklarını hesapladım hemen. En genç yaşta hayatını kaybeden kişi babaannemin annesi Dudu Nine, 39 yaşında ve Atatürk'ten bir gün sonra, 11.11.1938 de hayatını kaybetmiş. Babaannem  ise bu tarihte sadece üç buçuk yaşındaymış. Bunu, 50 yaşında hayatını kaybeden anneannemin annesi Neslihan Nine izlemiş. Bu arada dedem gibi Neslihan Nine'nin ölüm tarihi de 1 haziranmış. Anneannem için çifte yas sebebi yani...

Listede en uzun yaşayan kişi, 95 yıllık ömrüyle Aziz Dede ki kendisi anneannemin baba tarafından dedesi. Onu 86 seneyle eşi Hacce Nine izlemiş. Hacce Nine öldükten 2 sene sonra Aziz Dede de hayata veda etmiş. 

Annemin babaannesi vefat ettiğinde, kardeşimin dünyaya gelmesiyle sonuçlanacak 2 günlük doğum sancıları da zirvedeymiş:) Yani kardeşim doğmadan 2 gün önce vefat etmiş Münevver Babaanne.
isim-karikatür
Doğan çocuklara büyüklerin adının verilmesi uzun yıllar ısrarlı bir şekilde devam etmiş, neyse ki bir yerde bu döngü kırılmış ve bağımsız isimler kullanılmaya başlanmış. Hükümet lakaplı Makbule babaanenin beş oğlu da, doğan kızlarından en az birine Makbule ismini vermiş mesela. Bu bilgi nüfus kaydında yok elbette ama oğullarından biri benim dedem, Makbulelerden biri de benim halam olunca, mecburen biliyorum:))

Biraz daha incelesem daha çok detay yakalarım ama özetle durum bu. Blogumda da bulunsun istedim.Sizlerde durum ne, var mı böyle gözünüze takılan ilginç detaylar?

22 Kasım 2017 Çarşamba

Uğurlu Lezzetler

Yemek tarifleri veren sayısız web sitesi bulabilirsiniz, ancak hem bunu yapan, hem kullanıcıların kendi tariflerini göndermesine izin veren, hem de derin dondurucu kullanım ipuçları paylaşan tek bir site var: https://www.ugurlulezzetler.com/. Hazırlaması kolay, pratik ve lezzetli tarifler ararken bulduğum bu site, Türkiye’nin ilk ve en büyük derin dondurucu üreticisi olan Uğur Soğutma tarafından hazırlanmış. Bu denli büyük bir şirket tarafından destekleniyor olması nedeniyle, diğer yemek tarifi sitelerinde bulamayacağınız pek çok özelliği var. Ancak “temel” özellikleri ile başlayalım: Uğurlu Lezzetler sitesinde, her şeyden önce yüzlerce farklı yemek tarifi bulunuyor. Üstelik bunlar klasik yemek tarifleri ile sınırlı da değil: Gurme Rehberi ve Lezzet Videoları gibi özgün kategoriler de bulunuyor. Gurme Rehberi kategorisi altında Fransız mutfağının sırları, Lübnan mutfağı hakkında bilmeniz gerekenler ve bamya suyunun faydaları gibi kolay kolay başka yerde bulamayacağınız son derece ilginç içerikler paylaşılıyor. Lezzet Videoları kategorisinde ise, ünlü şef Gülhan Kara’nın sunduğu yemek tarifi videoları bulunuyor. Yani tarifleri okuyarak değil, izleyerek öğreniyorsunuz!

“Tarif Gönder” kategorisi altında, tüm kullanıcılar kendi özel tariflerini siteye gönderebiliyor. Bunun tek avantajı tariflerinizi başkalarıyla paylaşmak değil: Gönderdiğiniz tarif okunur ve beğenilirse, “lezzet puanları” kazanıyorsunuz. Kazandığınız puanları Uğur Soğutma’ya ait tüm sitelerde kullanabilir, örneğin çevrimiçi mağazalarından alışveriş yaparken özel indirimler elde edebilirsiniz. Ayrıca en beğenilen içerikleri hazırlayanlar ve en çok puan alanlar bir sıralamaya tabi tutuluyor. Böylelikle hem ekstra puanlar kazanmaları, hem de “Ayın En iyi Yazarı” ve “Ayın En iyi Şefi” gibi rütbeler elde etmeleri mümkün oluyor.

Gelelim Uğurlu Lezzetler web sitesinin en önemli iki özelliğine: Öncelikle, titizlikle hazırlanmış mobil uygulaması sayesinde, sitedeki tüm içeriği işletim sistemi ne olursa osun tüm mobil cihazlardan sorunsuz şekilde görüntüleyebiliyorsunuz. Buna ek olarak, web sitesinde yer alan tüm tarifleri sesli olarak da dinleyebilirsiniz. Bu çok pratik bir özellik: Ekrana bakmaya gerek kalmadan, yalnızca dinleyerek birbirinden lezzetli yemekler hazırlayabiliyorsunuz. Uğurlu Lezzetler web sitesini ziyaret etmek yalnızca yeni tarifler öğrenmenizi sağlamakla kalmıyor, bir blog yazarı olmanızı da sağlıyor!

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Ela Masal-3. Yaş

ela-masal
Canım Yavrum,
Şükürler olsun ki,  koca bir seneyi daha bitirdik birlikte. Artık 3 yaşında, bizim bile zaman zaman kullanmaya üşendiğimiz edat ve zarfların bol miktarda yer aldığı müthiş düzgün cümleler kuran, radyoda çalan yerli-yabancı bir sürü parçayı daha ilk tınısını duyar duymaz tanıyıp eşlik eden, poposunun üzerinde 5 dakikadan fazla oturmayan, dans etmeye, etkinlik yapmaya bayılan, oyun evi müptelası, gördüğü herkesle saniyeler içinde muhabbete girebilen çok sosyal bir birey oldun pamuk kızım. Favori soruların; "ama niye" ve "bayıldın mı".
ela-masal
Geride kalan 3 yıla bakıyorum da, koca bir ömür gibi. O kadar çok kilometre taşı var ve hepsi de o kadar önemli ki senin için, bizim için... Anne sütünden seni nasıl ayırmam gerektiğini bilmiyordum mesela. Tabi senden önce benim bu duruma hazır olmam gerekiyordu ve ikimizin aynı frekansta buluşması tam olarak 28. ayı buldu. Evet sen tam olarak 28 ay anne sütü aldın bebeğim ve ben de haklı bir gururla sende gördüğüm pozitif ne varsa anne sütüne bağlayabilirim bence:)
Sonra şu tuvalet eğitimi meselesi... Açıkçası bu konuda daha rahattım ve zamanı geldiğinde senin şıp diye işi çözeceğini biliyordum. Bu nedenle 3 yaşına yaklaşmanı bekledim ve ailece hazır olduğumuzu düşündüğümde çıkarıp attım bezini. Tuvalete her gidişinde bir sticker verdim sana ve bu yöntem seni gerçekten çok eğlendirdi. Bir iki kaçak haricinde öğreniverdin tuvalete gitmeyi. Hala inanılmaz geliyor senin bana tuvaletinin geldiğini haber vermen, ne tuhaf...
ela-masal
Yavru kuşum o dillerini yerim senin çünkü çok tatlı konuşuyorsun, olan biteni çok tatlı anlatıyorsun, bayılıyoruz seni dinlemeye. Dedim ya, bir cümlede olması gereken ne varsa sen hiç atlamadan, tam yerinde, tam zamanında kullanıyorsun. Bazen konuşurken öyle şeyler söylüyorsun ki ağzımız yarım metre açılıyor resmen:)  "Bu tam bir muamma" ya da "nitekim böyle oldu, çünkü başka çaresi yoktu" deyip bizi dumura uğratıyorsun:)
ela-masal
Bu arada seni birkaç ay önce bir reklam ajansına kayıt ettirdik. Aradan çok geçmeden birkaç reklam görüşmesi için çağırdılar. Bunlardan biri de bir bebe bisküvisi reklamı idi. Gittik gitmesine ama şöyle bir problem vardı; sen o bisküviden pek hoşlanmazdın, hatta mecbur kalmadıkça yemezdin bile. Neyse kısa bir tanışma faslından sonra oyun almak istediler. Senaryoya göre, senin bir kaşık sütle karışmış o bisküviden yemen ve çok beğenmen gerekiyordu. Ancak sen kaşığın daha yarısındayken "ögghhhhh" diye bağırdın ve gülerek uzaklaştın:) Ah evet, kameralar kayıttaydı:)))) Yalnız odadan çıkarken ilginç bir şekilde masaya yaklaştın ve birkaç tane bisküviyi eline alıp yemeye başladın yolluk niyetine. Seçilemedin ama seninle hatıralarımız arasına süper bir hikaye ekledin, hem de tek başına:)

ela-masal
ela-masal
Değişik takıntıların var kuzucum. Mesela benden herhangi bir şeyi uzatmamı istemişsen ve o şeye daha yakın olan baban sana uzatmışsa kesinlikle almayı kabul etmiyorsun. O şeyi illa istediğin kişi verecek sana. Ya da senden bir şey yapmanı istediğimizde sesimiz biraz sert çıkmışsa, "güzel konuş anne/baba, güzel söyle bana" diyorsun ve yumuşak bir ses tonuyla, tatlı bir söz söylemezsek o şeyi asla ama asla yapmıyorsun. Çok mecbur kalırsak her ebeveyn gibi bizim de bazı etkili rüşvet, tehdit ve şantaj malzemelerimiz var elbette ama sen büyüdükçe güncellemek gerektiğinden o da ayrı bir yorgunluk konusu olabiliyor. Yalan yok, söyleniyoruz, bazen şikayet ediyoruz ve evet çok yoruluyoruz, bazı akşamlar-haftanın 7 günü filan- hem ruhen hem bedenen tükenmiş oluyoruz ama sabaha hepsi geçmiş oluyor neyse ki. Yıllar sonra bu günleri hep güzel hatırlayacağız biliyorum, çünkü sen bizim en kıymetli, en tatlı yorgunluğumuzsun hayatım...
ela-masal
Ve elbette güllük gülistanlık zamanların yanında delirdiğimiz, birbirimizi delirttiğimiz anlar da oluyor güzel kızım. Aslında bizim en büyük korkumuz senin canının yanması, bir yerlerden düşmen, markette son hız koşarken birileriyle çarpışman vs. Yani başına gelebilecek-Allah korusun- herhangi bir kazanın ihtimali dahi bizi hemen birer nazi subayına çevirebiliyor. Eh, senin de özgürlüğüne ve koşmaya en az bir tay kadar düşkün olduğun herkesin malumu. Bu nedenle bizim kısıtlamalarımız seni hırçınlaştırıyor, senin hırçınlığın bizi geriyor falan derken bir bakıyoruz ki bizim ikizler burcu denge timsali minik kızımızın modu bir anda değişmiş ve kriz sona ermiş:))
ela-masal
Ve büyüyorsun, hızla...Boyun parmak ucumdan dirseğime kadarken ne zaman ışıkları açabilecek kadar uzadın, ne zaman "Ela bacaklarım ağrıdı, kucağımdan in annecim" dedirtecek kadar ağırlaştın? Hala beraberiz ve hala doğduğundan beri hiç ayrılmadık. Ama okul vakti yaklaşıyor bebeğim ve biz birbirimizi en azından gözümüzle takip etmeden nasıl yapıcaz, nasıl ayrı kalıcaz gerçekten bilmiyorum...

ela-masalKoca bir yılı özetlemeye çalıştım ama herşeyi anlatmaya bu sayfa yetmez canımın en içi... Ama seninle ilgili dileklerim de dualarım da hep aynı biliyosun ve şimdi de aynen geçen sene olduğu gibi tekrar etmenin tam zamanı bence...Seni doğurduğum güne şükürler olsun. Seni bize verene şükürler olsun. Allah nazarlardan saklasın seni güzel kızım benim. İnşallah çok iyi yürekli, cesur, kendine güvenen, ayakları yere sağlam basan, dürüst bir insan olursun. İyi bir eğitim alıp sevdiğin işi yaparsın. Dilerim bir sürü dil öğrenirsin ve tüm dünyayı gezersin. Bak bunun için iki kez dua ediyorum:) Ve gezdiğin yerlerde, bir sürü insanın hayatına dokunup hepsinde güzel anılar, unutulmayacak izler bırakırsın. Aynı anda pek çok kişinin aklından geçip, yüzleri gülümsetip, hep iyilikle anılan bir insan olursun inşallah. Allah sana güzel yazılar yazsın, hep iyilerle karşılaştırsın can parçam. Çok sağlıklı, çok mutlu, çok uzun bir ömrün olsun. Nice yıllara, nice yaşlara güzel kızım. Daha önce söylemiş miydim nefesim, boğazımdaki düğümüm, kalp çarpıntım, seni çok, çok, çok seviyorum...

5 Mayıs 2017 Cuma

Suyun En Sağlıklı Hali

Sıcak havaların gelmesiyle birlikte buzdolabına sürekli su koymaktan bıktınız mı? Suyu sağlıklı ve pratik bir şekilde tüketmek mi istiyorsunuz? O zaman size güzel bir haberim var:, tüm bunları ve daha fazlasını sunuyor.

Açıkçası bundaki en büyük etkenlerden biri, su pınarının toplam 3 adet musluğa sahip olmasıydı. Muhakkak denk gelmişsinizdir, diğer su sebillerinde biraz soğuk, biraz da sıcak su musluğundan doldurur, “ılık” su elde etmeye çalışırsınız. USP 20’de böyle bir sıkıntı yaşamanıza gerek yok, üçüncü musluk damacanadaki suyu doğrudan (ısıtma/soğutma yapmadan) veriyor ve bu sayede hiç zaman kaybetmiyorsunuz. Aynı şekilde, havaların ılıman olduğu dönemlerde sebili ısıtma ve soğutma özelliklerini tamamen devreden çıkararak da kullanabilir, enerji tasarrufu yapabilirsiniz.
Üç musluğa sahip olması önemli bir avantaj olsa da,  satın alma kararı vermemizdeki tek etken de değildi.Su tankları paslanmaz çelikten imal edilmiş ve yeni su sebili mevzuatına da uygun. Yani sağlıksız parçalar içermiyor. Saatte 5 litre soğuk, 2 litre sıcak su kapasitesi sunuyor. Suyu 5 derece kadar soğutup, 85 dereceye kadar da ısıtabiliyor. Tasarımı ise sade, kullanışlı ve dayanıklı: Uzun süre boyunca kullanabileceğiniz daha bakar bakmaz anlaşılıyor.

26 Ekim 2016 Çarşamba

Irmak Bebek

ırmak-kupal
Üzgünüm demek çok hafif kalır, içim eridi, kanım çekildi dersem eh işte azıcık anlatır belki hislerimi. Ben dışarıdan bir yabancı olarak böyleysem, varın anasını babasını siz düşünün. Kaçıncı çocuk bu böyle yok yere giden, başkalarının keyfinin, kininin, öfkesinin kurbanı olan? Gizem, Beratcan ve adı aklıma gelmeyen nice çocukla beraber gidişiyle, gidiş şekliyle beni  en az diğerleri kadar derinden yaralayan minik Irmak... 
Daha ilk anda, kayıp haberini ilk duyduğumuzda anladık değil mi çoktan öldüğünü, daha o foseptik ağızlı yaratığı ilk gördüğümüz anda biliyorduk bi haltlar karıştırdığını. Konuşamamasından, gevelemesinden, o iğrenç suratından, iki lafından birinin "ben bilmiyom" oluşundan, sürekli açlığından bahsedip Irmak'ın kaybolduğu gün sucuk yediğini anlatmasından anlamıştık işte. Polis köpeğinin bahçedeki sandalyeyi devirerek sağa sola dalması sizin de burnunuzun direğini sızlatmadı mı? Resmi olarak itiraf etmesinden bir gün önce  sözüm ona başkası yapmıştır, şöyle böyle olmuştur şeklinde zırvalarken aslında cinayeti nasıl işlediğini anlatışını siz de şaşkınlıkla izlemediniz mi? Eşime "yahu adam resmen cinayeti anlatıyor, daha neyi bekliyorlar" dediğimi hatırlıyorum...
O küçük bedene yapılanların hiçbirini aklım almıyor, mantığım kabul etmiyor. Buna rağmen itiraftan sonra polisler götürürken hala, hala ve hala o bebeği bir kum tanesi kadar önemsemediğini, bu yaratığın bu dünyada bulunma amacının ne kadar yüzeysel olduğunu, insanlık namına hiç bir derinlik taşımadığını, aldığı her nefesin boşa olduğunu, bir çocuk ölmüş ölmemiş, çöp gibi ordan oraya savrulmuş umrunda bile olmadığını görmek çok feciydi. Hala beni döverler endişesi taşıması, çocukken babasından yediği dayaklardan bahsetmesi, koğuş yerine hücreye koysunlar demesi, yıllardır kadınlarla birlikte olmadım, benim paramı alıp beni kandırdılar şeklinde ucuz savunma yapıp sadece ve sadece kendi kıçını kurtarmaya çalışması falan filan... Bedensel ihtiyaçlarını gidermek dışında hayatta hiç bir gayesi olmayan sefil yaratık...Yazık sana be, koğuşta sana dayak atarlar da canın yanar diye mi korkuyorsun, tek derdin bu mu cidden?
Ön otopsi raporunda beklenildiği üzere tecavüz ve boğulma emarelerine rastlanmış. Ama bunun dışında minik Irmak'ın bedeni çok fazla zarar görmüş. Dilerim o zararların tamamı Irmak gittikten sonra olmuştur ama bu hayvan 10 yılın acısını 10 dakikada çıkarmaya çalışırken çocuğun muhtemelen kolunu kanadını kırmıştır diye de düşünmeden edemiyorum. İnancım gereği meydana gelen her olayın bizim algılarımızın çok ötesinde, çok ince bir matematik hesabına dayandığını, Irmak'ın kurban edilmesinin neredeyse tüm mahallenin çocuklarının hayatını kurtardığını, hatta hatta Gaziantep'te kaçırıldıktan sonra evinin önüne bırakılan Kübra'nın dahi bu sayede bugün hayatta olduğunu düşünüyorum. Mantıklı tarafım herşeyin farkında ama gel bir de bunları öbür tarafa anlat... Bu kadar acı çekmeseydi keşke diyorum, inşallah hiç bir şey hissetmemiştir diyorum... Canım benim...
Duyduklarım gördüklerim koca birer düğüm boğazımda. Doğru düzgün bir fotoğrafının bile olmaması, çok yürürse ayaklarının hemen acıması, bu nedenle evin önünden hiç ayrılmayışı, o pisliğin muhtemelen tam da Irmak'ı kucakladığı anda ağzından nefes gibi çıkan"Anne" kelimesi... İçim bir daha parçalanıyor. Kısacık ömrüne bu kadar büyük bir acıyı sığdıran, öldükten sonra bile günlerce huzurlu uykusuna yatacağı mezarına hasret bırakılan, bir türlü kavuşamayan bir minik Irmak...
Ve bu çöplük herif kendini o kadar iyi saklamış ki, ya da insanlar o kadar kör ki, koca bir mahalle bunu savunuyor.Yahu sapık olmasını falan bırakın, adam yürüyen bir leş, sırf mikrop kapar diye bile göndermemeniz lazımken çocukları, neymiş efendim çocuklar bu adamın elinde büyümüş de, çok iyi bir insanmış da daha neler neler. Son 10 sene içerisinde bu şerefsizin çaktırmadan kaç çocuğu taciz etitğini tahmin edebiliyor musunuz? Korkunç... Adam yıllardır yalnız yaşıyor, karısı, çocuğu yüzüne bakmıyor, habire çocuklara şeker çikolata verip onları öpüyor, evine bahçesine sokup fotoğraflarını çekiyor ve hala o adam iyi öyle mi? Uyanın artık ya, üzerine bir "ben sapığım" diye tabela asmadığı kalmış. Nedir yani, zarar vermeyen herkes otomatikman iyi mi olur? Adam 10 yıldır çocukları gözlediğini, eninde sonunda bir çocuğa bunu yapacağını söylüyor, planı programı var, bildiğin mesai harcıyor. Yani Irmak olmasa başka bir çocuk olacaktı. Irmak'ın ablasının sözlerini duydunuz mu? Şüphelenmiş çocuk, ben onu test ettim diyor, hissetmiştim diyor. Yani çocuğun fark ettiğini hiç bir büyük anlamamış, ne feci...
Ben bu olaydan ciddi anlamda etkilendim. Kardeşlerim de öyle. Gece yarılarına kadar konuştuk, konuştuk... Şu an artık hani kardeşimin deyimiyle kedi miyavlasa ağlayacak, adamın biri yanlışlıkla çocuğumuza baksa üzerine atlayacak durumdayız. Toplumsal mesaj falan vermek değil niyetim ama lütfen artık pedofilinin, ensestin gerçek, yaşayan, nefes alan, hemen her yerde karşımıza çıkabilecek suçlar olduğunu bilelim. Çocuklarımıza dikkat edelim, ONLARI DİNLEYELİM. Emin olun kendi özel alanlarına girilmişse, bir şekilde istismar edilmişlerse, ne olduğunu anlamasalar dahi bir şeylerin yanlış olduğunu, yolunda gitmediğini hissederler. Onlara sorular soralım, onları dikkatle izleyelim. Şüphelenmekten korkmayalım. Ve asla ama asla YALNIZ BIRAKMAYALIM. Bir çocuğun gözden kaybolmasının saniyeler, hayatını kaybetmesinin ise dakikalar aldığını unutmayalım. "Bir an"ın, yani bir anlık dikkat yada dikkatsizliğin karşılığının bir çocuğun canı olabileceğini lütfen aklımızdan çıkarmayalım. Bunlar benim anne olmadan çok önce CMK avukatlığı yaptığım yıllarda karşılaştığım minik kubanlardan öğrendiklerim, kötü tecrübelerden edindiğim derslerim.
Hiç bir zaman düzelmeyecek olan ensestlere, el kadar bedenlere hallenen pedofililere gelince...Onlara tek diyebileceğim;gebersinler! Nasıl kıydılarsa aynı şekilde can versinler. Masum bir bebeğe, günahsız bir çocuğa hiç acımadan kıyan bu tarz mahlukatlar için kısasa kısastan daha iyi bir yöntem yok benim nazarımda. Tez zamanda iyi haberlerini alırız inşallah.
Allah minik Irmak'a ve katledilen tüm yavrulara rahmet eylesin, ailelerine sabırlar versin ve kimseye kendi evladının yasını tutmayı nasip etmesin.

16 Mayıs 2016 Pazartesi

Kızlık Soyadı-Kocanın Soyadı

Bilmiyorum siz ne düşünürsünüz ama ben kadınların evlendikleri zaman kendi soy isimlerini kullanmalarından yanayım. Bunun feminist olmakla, ne bileyim aman kadınlar kendini ezdirmesin klişesiyle falan bir ilgisi yok. Sonuçta bu durum farklı ülkelerde farklı şekillerde hayata geçirilen ve yasalarla korunan toplumsal bir düzenleme. 

Bu düzenlemelerin bazıları oldukça ilginç. Mesela Quebec'te kadının evlendikten sonra eşinin soyadını alması yasak.( Burada esas korunan kadın mı yoksa kadının babası mı merak ettim. Tabi doğan çocukların kimin soyadını taşıdığı tam da bu noktada önem arz ediyor.) Fransa'da da benzer bir düzenleme var ama istisna olarak eşler birbirlerinin soyadını bazı durumlarda kullanabiliyorlar. İtalya'da kadınların kendi soyadlarını bırakmaları yasak ama talep halinde evlilikle birlikte eşin soyadını kendi soyadlarına ekletebiliyorlar. Malezya ve Kore'de kadınların kızlık soyadını koruması esas ve kocanın soyadı alınmalı şeklinde bir yasa da yok.

Buna karşılık Japonya'da evlenen çiftlerin eşlerden birinin soyadını alması gerekiyor ve çoğunlukla kadınlar erkeklerin soyadını alıyor. Amerika'da ise kadınların sadece %30'u kendi soyadını kullanmayı tercih ediyor.

kizlik-soyadi

Benim istatistiklere bakarsak, iş çevremde yer alan kadınların neredeyse tamamı kendi soy isimlerini kullanırken yakın çevremden evlenen kadınlar eşlerinin soy isimlerini kullanmayı tercih ediyor.

İki kardeşim de evli mesela. İkisi de dediğim gibi eşlerinin soyadını tercih etti. Ama ben nedense bir türlü benimseyemedim bu durumu. Kardeşime doğumgünü için bir kargo yollamıştım ve soy ismini bir türlü hatırlayamadım. Tamam hatırladım deyip yazdığım soyadı ise yanlış çıktı, pes! Kargo teslimi gecikti, bir sürü sorun yaşadık falan. Kardeşim de "aşk olsun abla" dedi bana, suratıma suratıma "shame on you" demeyecek kadar terbiyeli çünkü:)

Benim duruma bakış açım şu şekilde: Şimdi düşünün. 28 yaşında bir kadın. Ayşe Yiğit diyelim adına. O güne kadar okumuş yazmış, dil öğrenmiş, gezmiş, tozmuş. Kariyer yapmış. Sınavlara girmiş, dereceler almış. Belli konularda eğitim almış, uzman olmuş. A ve Y harflerinden oluşan bir imzası var. Hem de noter onaylı, sirkülerli. Bir sürü tanıdık, eş-dost... Ya da tam tersi, daha dar bir çevrede yaşayan ama yine de kendi eşrafında tanınan bir Ayşe de olabilir bu kişi, fark etmez. Sonuçta bir hayat yaşamış. Onun hayatı. Adıyla sanıyla onun hayatı. Sonra evlenmiş ve kocasının soyadını almış. Ne olmuş, Ayşe Yılmaz olmuş. Şimdi Ayşe Yılmaz kim? Ne zaman doğdu, kaç yaşında, nasıl biridir, bilen var mı? Yani o güne kadar böyle biri yoktu ki? E işte Ayşe Yiğit değil mi o? Yok değil, Ayşe Yiğit öldü, Allah korusun, ilerde bir gün boşanırlarsa tekrar dirilecek ama o artık Ayşe Yılmaz.

Altı üstü bir kelime ama yıllar sonra boşandığında kendi soyadına yabancılaşan kadınlar da var, boşandıktan sonra sırf küçük kızı okulda zorluk yaşamasın diye nefret ettiği kocasının soyadını kullanmaya devam edenler de. Evlenirken imzasını değiştirip, milyon tane resmi evraka imza atıp sonra ne yapacağını şaşıran da. 

Kocanın soyadının tek başına alınması bana biraz yaşanılan ve geride bırakılan o koskoca hayata vefasızlık gibi geliyor. Kişinin kendi kendini, kendi iradesiyle ve resmen-evet resmen- öldürmesinin yegane örneği. Abarttığımı düşünmüyorum. Sadece evlenmeye kadar olan ismime, ben'e ve tüm yaşadıklarıma sahip çıkıyorum. Tam olarak ne demek istediğimi anlatabildim mi acaba? Burada soyun adının öneminden bahsetmiyorum. Kişinin adı ve soyadıyla birlikte büyüyen, anılan ve onunla özdeşleşen yaşamından, bir imza ile vazgeçmemesi gerektiğine inanıyorum. Hepsi bu. İşin yasal kısmı da serbest bırakılmalı bence, hür olmalı herkes. Tabi geçmişte nadiren örnekleri görülen, ne kocasının ne de ailesinin soyadını istemeyip yeni bir soyadı için mahkemeye başvuran kadınlarınki kadar bir kaya kovuğundan çıkma durumunu kastetmesem de, isteyen kendi soyadı ile devam etmeli, isteyen eş bir diğerinin soyadını alabilmeli. Gerçek ve dozunda özgürlük de bunu gerektirir.

8 Ocak 2016 Cuma

Dip Köşe Temizlik

Hafta içi elimi bile sürmediğim ancak hafta sonları resmen giriştiğim ev kırklama işlemine çamaşır makinesine çamaşırları atarak başlar, balkon yıkama faslıyla devam ederim. Hayatta en sevdiğim iki ev işi vardır; birincisi balkon yıkamak, ikincisi yeni yıkanmış bu balkona yeni yıkanmış çamaşırları asmak.

Önce yatak odasının balkonunu yıkarım. Hem de kovanın içine yüzey temizleyici, yumuşatıcı ve çamaşır suyu katarak. Ben severim balkonun güzel kokmasını. Üstelik bunu sadece kendim için değil, yoldan geçen insanlar için de yaparım. Benim bir evin önünden geçerken yeni asılmış çamaşır kokusuna içimi çektiğim, oh mis gibi diyerek başımı çevirdiğim çoktur, sizin olmaz mı hiç? Neyse, balkonun su sıçrayan kapısını ve yatak odasının camlarını da silerim elim değmişken ve diğer balkona geçerim.

İkinci balkon daha büyük, teras şeklinde. Musluk da var Allah'tan da banyodan kova kova su taşıma derdi olmaz. Burayı da bir güzel temizledikten sonra işi biten makineden çamaşırları alır, balkona asar ve içeri girerim. Artık gönül rahatlığıyla ikinci aşama olan tuvalet ve banyo temizliğine geçebilirim.

En üst kattan başlayarak üç banyo ve tuvalete çamaşır suyu, sprey temizleyici, artık elimde ne varsa döke döke aşağıya inerim. Sonra eldivenlerimi takıp gerekli sünger, bez, fırça gibi yardımcılarımı toplayıp tekrar en üst kata çıkarım. Tamam, ayrıntılara girmicem ama bir tüyo vermeliyim. Duşakabini temizlerken, kapı sürgüsünün altında biriken kirler için en etkili yöntem çamaşır suyu ve kaynar derecede ve son sürat akan duş başlığı.

Çamaşır suyunu döküp beklediniz, ardından fırça, sünger vs iyice ovdunuz. Sonra duş başlığını elinize alıyorsunuz ve sürgünün altına duş başlığını size bakacak şekilde sokup sıcak suyu tüm tazyikiyle tutuyorsunuz. Böylece tüm kirler akıp gidiyor. İki banyo ve üç tuvaleti bu şekilde temizledikten ve hafif derecede zehirlendikten sonra her yeri kurulayıp parlatıp çıkarım

Sondan bir önceki aşama, aslında temizliğin kendisi. Elektrik süpürgesiyle yine en üst kattan başlayıp, tavanları, cam önlerini kalorifer peteği arkalarını, dolap üstlerini, kapıların çıkıntılarını, merdiven basamaklarının  köşelerini atlamadan, hobi odasını, çatı içine açılan depoları, oturma odasını, giyinme odasını ve yatak odasını, salonu, mutfağı, kış bahçesini, evin girişini süpürürüm. Evet artık nur topu gibi tutulmuş bir belim ve ayrılmış bir çenedim var:) Şaka şaka, alışkınım ben bu eziyete, hala zımba gibiyim:)

ev-temizligi
Süpürme faslı da bitince sıra yer silme, nam-ı diğer viledalamaya gelir. Aslında makul olanı elinize bezi alıp dizlerinizin üzerine çöküp her yeri bu şekilde silmekmiş. Annemin başını çektiği pek çok yerli yabancı ev hanımı böyle söylüyor. İnanmazsanız kendi annenize de sorabilirsiniz, o da aynı şeyi söyleyecektir.

Tamam, küçük bir evde bu mümkün olabilir ama maalesef bizde zor, hatta imkansız. Come oooon, 300 metrekareden bahsediyorum dostum:) Viledanın, parexin falan gözünü seveyim. Zaten deli gibi süpürmüşüm, temizlik aşkı da bir yere kadar:) Neyse, aslında kolay gibi görünen ve kısa sürmesi beklenen yer silme benim elimde sakız gibi uzar. Neden? Çünkü normalde evi zevkle kirleten, dağıtan ben; evi temizlerken obsesif bir hale bürünüp bezin değmediği yer bizden değildir mantığında her yeri ve hatta her şeyi silmeye başlarım.

Yer silmeyi bırakıp cam önlerine dadanırım, önünü sildim camın günahı ne deyip cama girişirim. Eh cam temiz, şimdi bu perdeyi yıkamak lazım deyip soluğu makinenin önünde alırım. Kapılardı, kitaplıktı, kitaplıktaki bilmem kaç yüz kitaptı, hobi malzemeleriydi -ki takriben bir kamyona ancak sığar- derken nihayet orta kata inerim. Oturma odasının yerini silip, tv dolabını bir güzel boşaltıp çerçevelerin tozunu alırım. Kapısını, cam önlerini ve petekleri de sildikten sonra kapısını çeker çıkarım. Giyinme odasında spor aletleri var, onların tozunu alıp kenara çekerim, sonra altlarını silip tekrar yerlerine yerleştiririm. Zeytin'in kaldığı kapalı balkon da bu odada ama neyse ki zeytinin temizliğini eşim hallediyor. Sırada yatak odası ile Ela'nın odası var. Aynı sırayı takip ederek, yer, etejer, komodin, cam önleri, çerçeve ve objeleri ve son olarak kapıyı silip çıkıyorum. İçiniz şişti mi? Şişmeyenler için devam ediyorum:)

Merdivenleri silip aşağı iniyorum. Oh, nihayet kara göründü. Mutfaktan başlıyorum.Başladığımdan beri 5-6 kova oldu sanırım. Yeni suyumu hazırlıyorum. Mutfak sonuçta, hijyenik olmalı, daha çok çamaşır suyu, daha çok asit! Şaka be, sadece çamaşır suyu ve yüzey temizleyici:) Dolapların dışı biraz kirlenmiş sanki, bir bez de raflardan geçeyim, tamamdır. Salonu silip, dolapların, masanın, sehpanın ve objelerin tozunu alıyorum. Çiçekleri sulayıp kış bahçesini şöyle bir elden geçiriyorum. Evin girişindeki küçük yeri de silip ayakkabılığın ve tüm ayakkabıların tozunu alıyorum. Dış kapıyı sildikten sonra içerdeyim.

Vakit akşam olmuş, hava kararmış. Gün içinde kahvaltı harici yemek yememişim. Vakit mi vardı yemek yemeye, gördün işte! Kullandığım malzemeleri yıkayıp dolaba kaldırıyorum, bezler makineye. Çamaşır makinesinde en sık kullandığım program 39dk. sürüyor. Akşama kadar 4-5 defa çalıştırıyorum sanırım. Hele perde olayına girmişsem, bu iş geceyi bulabiliyor. Allah çamaşır makinesini bulan muhteremden razı olsun, yattığı yer nurla dolsun. (Google'dan baktım sen yorulma diye, Alva John Fisher imiş mucidi) İlk staja başladığımda bekar evimde çamaşırlarımı elimde yıkıyordum. Evim küçüktü ve ben temizlik yaparken yine aynı şekilde psikopattım.

Çamaşırları toplayıp anneme götürmek yerine o kıç kadar-gerçekten kıç kadardı, 1,5 metrekare falan-bildiğiniz leğende çamaşır yıkardım. Bir gün kafama esti, annemin kullanmam için verdiği, eşek ölüsünden hallice koca bir halıyı o banyoda yıkadım. Akşam 8 de başlamıştım, gece 12 de çıktım. Halıyı yıkarken nasıl bir transa geçtiysem artık, telefonumu falan duymamışım, epey merak etmişler. Tabi altını özenle çizdiğim o kıç kadar banyoda ıslak halıyı belimden bükülü halde çekme gafletinde bulunmuş ve çok ciddi bel ve kalça ağrılarıyla geçecek bir haftayı da böylece başlatmıştım. Hala çok abarttığımda aynı ağrılar ve yaptığım salaklık kendini hatırlatıverir. İşte aşağı yukarı bir seneye yakın süründükten sonra, doğum günümde gidip son model bir çamaşır makinesini kendime hediye etmiştim de çamaşır çilem sona ermişti.

Şimdi buraya kadar okuduysanız, anlattığım tüm bu temizlik ritüelinin gebelikle birlikte 2 seneyi aşkın bir süre önce son bulduğunu belirtmeliyim. Gerçekte şöyle oluyor. Balkon ve banyolar bitiyor. Çamaşırlar makinede. Sonra eşim aşağıdan sesleniyor, "Aşkııım Ela meme diyor, baksana biiii!" , "Tamam, geldim!" Ela'yı emzirip tekrar yukarı çıkıyorum, yerleri falan biraz süpürüp, kel kör toz almaya başlıyorum ki, eşim tekrar sesleniyor: "Aşkııım, sanırım Ela'nın sana bir sürprizi var, çabuk gel, kokudan bayılıcam", aşağı in, Ela'nın altını temizle, sonra tekrar yukarı. Tam üst kat bitti, aşağı inicem, hop Ela'nın uyku saati. En sessizinden süpürge aldık ama yok, uykusu çok hafif. Eh napalım, kuzu uyurken bekliyorum mecbur. Uyandı, maması, altı, üstü, anne diye tutturması, bu arada benim temizlikten soğumam, kısa bir mola, akşama ne yiyelim muhabbeti derken vakit akşam oluyor ve bizim temizlik nanay.

Cumartesi geç vakitte biten yarım yamalak bir temizlik, hatta Pazara sarkan bir ton iş. Şunu kesin anladım, evet büyük evi çok seviyorum ve her yerini aynı keyifle kullanıyorum. Ancak ev büyüdükçe eşya artıyor. Eşya arttıkça temizlenecek şey sayısı da artıyor. Eskiden vaktim bol, elim boşmuş demek ki, tüm temizliği yarım günde bitirip kalan yarısında gezerdim. Yok şekerim, artık kazın ayağı öyle değil. Artık çok kıymetli vaktimi temizlikle harcamak istemiyorum. Ela'dan ya da eşimden çalmak da istemiyorum. Yardımcı tut diyenler vardır ama söyler misiniz, kim benim evimi benim kadar iyi temizleyebilir ki? Ben kimseye hayatta şurayı şöyle burayı böyle temizle diyemem, içim içimi yer ve sonrasında ben aynı temizliği bir kez daha yaparım. Ne gerek var fazladan stres ve yorgunluğa? Eşimle yeni yıl hedefimiz daha küçük bir ev ve daha az eşya. Eşim düz bir ev istiyor, "aslında merdiven seni diri tutuyor farkında değilsin" diyorum ama ı-ıhh:) Sanırım bir apartman hayatı görünüyor bize yaza doğru. Ela'nın bahçeli evde büyümesini istiyordum benim gibi ama bakalım, kısmet!

Bu vesileyle yılın ilk yazısını da yazmış oldum. Aslında gündemimde yine çocuklar vardı ama ilk yazımda acı olsun istemedim.  Taslakta bekleyen bir dolu albüm var ama araya girip yazmak istiyorum eskisi gibi. Son olarak; kendim, sevdiklerim ve buraya kadar sabırla okuyan güzel okuyucum için sağlık, mutluluk ve hem maddi hem manevi doyum sağlayacak başarılarla dolu, kayıpsız bir yıl  diliyorum. Büyüğünden küçüğüne tüm savaşların son bulduğu, çocukların ölmediği, çocukların acı çekmediği, çocukların ruhuna ve bedenine hiç bir elin uzanmadığı, tüm kötülüklerin sahipleriyle birlikte tarihe karıştığı bir yıl olsun 2016. Görüşmek dileğiyle:)

26 Aralık 2015 Cumartesi

Cici Anne

Nefes alamıyorum. Kayseri'deki o iki minik bedenin çektiği işkenceyi, acıyı, uğradığı zulmü, dayanabileceklerinden çok daha fazla, artık ağlamaktan bile vazgeçip sadece en uç noktada seslerini çıkarmalarına sebep olan vahşeti izledim. Dayanabildiğim kadarını.

Ellerim, tüm vücudum titriyor ama yazmazsam deliricem. Kalbim yerinden fırlayacak acıdan. Eşim sözüne bile dayanamadığı için benim içimdekileri bir yere dökmem lazım. Bir ananın doğurduğu, az ya da çok evlenilecek kadar sevilmiş, ağzı dili olup derdini istese hayvan gibi değil de insan gibi anlatabilecek bir şerefsizin o iki minicik cana nasıl kıyabildiğini, ne yapmış olabilir ki lanet olası hırsının bir türlü sönmediğini, hiç itirazsız tereddüt etmeden ayağını uzatan, pantolonunu indiren, muhtemelen büyük bir insanın nefesinin kesileceği acıya gık bile demeyen ve o şerefsizin keyfiyetip işi bitince oklavayı kuzu kuzu yerine götüren o çocukları bu hale getirmek için ortalama ne kadar süre bu işkencelere maruz kaldıklarını düşünmek canımı yakıyor, yansın...Çocukları yere fırlatmak, sürüklemek, kafası defalarca yere vurulduğu için ayakta duramayan çocuua ayağa kalkamadı diye tekmelemek hangi akıl hastalığıyla izah edilir...

O şerefsiz ki inanın çok daha fazlasını söyleyebilirim, ama yetmeyecek biliyorum. Değil 46, 146 yıl hapis yatsa neye yarar. Nasıl düzelecekler, o kısacık yaşamlarına sığan, sızan bu kocaman yarayı nasıl iyileştirecekler? İstismar edilen çocuğun şiddete eğilimli, potansiyel tacizci, tecavüzcü olmasının önüne kim geçecek? Nolur çıksın biri ve aradan geçen bunca zamanda çocukların ilgiye, sevgiye boğulduğunu, hem fiziki hem ruhi mükemmel derecede yardım aldığını açıklasın, nolur. Kuru kuru o ağır durumu atlattılar denmesin. İnanmam.

Ben hayatım boyunca işkenceye karşı oldum. Gerçekten, adam öldüren, tecavüz eden, terörist kim olursa olsun. İşkence kadar yapanı da maruz kalanı da insanlığından çıkaran bir şey yok gözümde. Yok-tu. Bugün o şerefsiz yüzünden, aldığım tüm hukuki eğitimi, hukukçu kimliğimi, terbiyemi, seviyemi, herşeyi bir kenara bırakıyorum. Bu mahlukatla aynı koğuşta yatacak kader mahkumu güzel ablalarıma sesleniyorum. Bir zahmet sorar mısınız kendisine, ağıza yanlışlıkla fazla sokulan bir kaşık bile damağımızı 3 gün ağrıtırken, oklavanın acısından haberi var mıymış? Yok mu? Eh, öğretin size zahmet, duacınız olucam!

3 Temmuz 2015 Cuma

Mastit ve Plastik Tarak

Bu yazıyı yazmak için tam 13 ay geç kaldım. Hep aklımdaydı, yazmam lazım, belki benim durumuma düşen biri olur, benim gibi interneti talan eder ama hiç bir yol bulamaz da bu yazıyı okuyup rahata kavuşur diye ama işte öyle böyle aylar geçti ve nihayet anlatıyorum!

Ela daha dört günlüktü. Emzirmeye Ela doğar doğmaz başlamıştım elbette ve sütüm çok fazla olmasa da kolostrumun ne kadar kıymetli olduğunu bildiğimden içim rahattı. Sonuçta Ela emiyordu, hatta her yeni doğan gibi emerken uyuyakalıyordu ve ben onun karnı tok, mutlu mesut uykuya daldığını düşünüyordum. 

İşte tam dördüncü günün akşamı, annem, eşim ve ben oturuyoruz. Canım dondurma istedi. Biraz yedim ama annem fazla soğuk yemememi tembihledi. Ben yine de doyana kadar yedim galiba. Sonra yattım. Gece uyku esnasında, koltuk altlarımda hafif şişkinlik ve ağrı olduğunu hissettim ama hamladığımı falan düşündüm, çok üstünde durmadım. Sabah uyandığımda şişkinlik artmış ve hem koltuk altlarıma hem de göğüslerime doğru yayılmıştı.

Doğumun acısını, doğum gerçekleşirken insanın ne kadar tek başına kaldığını, kendimi ne denli yalnız hissettiğimi şurada anlatmıştım. İşte daha bu travmayı atlatamamışken, acı eşiğim yerlerdeyken, bu yoğun acıyla bir kez daha sarsıldım. Yani nasıl tarif etsem, saatler ilerledikçe göğüslerim hiç abartmıyorum bildiğiniz 90 derece köşeleri olan birer kareye dönüştü. Ama karelerin birer kenarı tam olarak koltuk altıma denk geliyordu. Bu nedenle de kollarımı yana indirmem, herhangi bir şeye uzanmam, hareket etmem mümkün olmuyordu..

Düşünün iki kolunuz havada, buna rağmen tüm damarlarınız ayrı ayrı cımbızlanıyormuşçasına müthiş bir acı ve ağrı çekiyorsunuz. Başınıza ne geldiğini bilmiyorsunuz ama kötü bir şeyler olduğunu da hissediyorsunuz. Hemen hazırlandık. Ela'yı annemle bıraktık ve doğum yaptığım hastaneye gittik. Acildeki doktor muayene ederken ağlamaya başladım. Artık hem ruhen hem fiziken öyle perişan haldeydim ki. Doktor hemen yukarıya haber verdi ve başka bir doktora yönlendirdi. O doktor da tek çarenin sütü tahliye etmek olduğunu, acısa bile sağmam gerektiğini söyledi ve hastane tipi göğüs pompalarından almamızı tavsiye ederek ayrıldı yanımızdan.

Ben göğsüme dokunamıyordum ki sağabileyim. Neyse, eve dönerken hemen bir tane aldık. Evde makineyi takıp denedim ama dediğim gibi acıdan, sızıdan, hareket edememekten pek de başarılı olamadım. Şişlik giderek artıyordu ve ben duş ve makine arasında gidip gelmekten telef olmuştum. Duş alırken su çok sıcak olursa sütün peynirleşip göğüsü tamamen tıkama ihtimali vardı, çok soğuk damarları büzüştürebilirdi.

Öğleden sonra artık iş çığırından çıktı. Tekrar hastaneye gitmek üzere arabaya bindik. Ama ben kolumu uzatıp da kendi kapımı kapatamadım. Göğüslerim tüm formunu kaybetmişti ve o kareler giderek koltuk altıma uzanan dikdörtgenlere dönüşüyorlardı. Hastaneye vardığımızda yürüyüşüm bile değişmişti, çünkü attığım her adımda elektrik çarpması gibi bir acı hissettiğimden resmen adım adım girdim içeri. Durumun vahametini görünce, beni doğum yaptığım katta bir odaya aldılar. Doğumuma giren hemşireler ve doktor geldi. Mastit başlangıcı olduğunu, vücudun daha kolostrumdan kurtulamadığını, göğsün sağılmasından başka bir yol olmadığını, eğer sağım yapılmazsa çok daha acı veren bir süreç yaşayacağımı, kesikler, iltihaplar offff....anlattılar da anlattılar... Tamam dedim, zaten başka da seçeneğim yoktu.

Hemşireler beni bağırta bağırta sağmaya başladılar. Sağma derken öyle nazik bir durum gelmesin aklınıza. Başparmaklarını göğsün üzerine diğer parmaklarını göğsün altına koyup, bu parmakları tam ortada birleştirmeye çalışıyorlardı. Durumun imkansızlığını anlatabildim umarım. Ha taşı iki parmağınızla ezmeye çalışmışsınız, ha mastit olmuş göğüsü. Tek fark ikincisinde canınızdan can gidiyor resmen. Neyse uğraştılar epey ama yok. Tıkanıklık vardı ve açılmıyordu. Elektrikli pompa takıldı ama acının yoğunluğundan bayılma noktasına gelince ara verildi. İşte hemşireler, makine, duş, hemşireler, makine, duş şeklindeki kısır döngü, derimin yüzülmesiyle ve hala belli belirsiz izi olan yaraların açılmasıyla mola aldı.

Ela hala evdeydi ve onun da sağmaya destek olması açısından yanımda olması gerekiyordu. Eşim gidip annemi ve Ela'yı hastaneye getirdi. Bebeğim küçücük, göğsüm taş değil bildiğin kaya kütlesi ve haliyle Ela'nın emmesi çok da verimli olmadı. Son olarak uyuşturucu kremlerle falan biraz daha sağdılar ve nihayet birkaç damla süt geldi. Artık hastanede kalmak istemiyordum çünkü tek yol sağmaktı ve bunu bir şekilde kendim halletmeliydim. Yani aynı doğum anındaki gibi yapayalnızdım. Hastaneler her zaman her derde deva değilmiş işte, tam aksine büyüklerin dediği gibi insanın kendi doktoru ilk önce kendisiymiş...

Eve geldik. Tam dört gün boyunca ne çektiğimi bir Allah bilir bir ben. Bu arada annemin arkadaşlarından, akrabalardan kaç kişiyi aradığını, eskilerden kaç kişiye danıştığını, koca karı ilaçlarından bin bir türlü hurafeye kadar neler neler anlatıldığını yazsam sayfalar yetmez. Tabii biz de internetten araştırıyoruz, bir kolay yolu olmalı bu işin diyoruz ama yok, yok, yok! Bu arada sağdıkça az miktarda süt geliyor ama bir saat sonra yine bezeler oluşuyor ve göğüs komple şişiyor. Tam dördüncü gün akşam kardeşim aradı bir telaş.

Özür üstüne özür diliyor, unutmuş, aklına gelmemiş. Bir sene önce bir arkadaşı mastit olmuş ve çözümü plastik tarafta bulmuşlar. Banyoda ılık suyun altında göğsü yukarıdan aşağı, biraz da bastırarak taramak gerekiyormuş. Tarağın dişleri orantılı aralıklarla göğse baskı yaptığından, o düğümler, bezeler illa ki çözülüyormuş. Ben bunu duyunca soluğu banyoda aldım. Aman Allah'ım, yarım saat içinde kolostrumun-evet tam 8 gün olmuştu ve kolostrum hala vücudumdaydı- aktığını, ardından ise ilk günlerdeki gibi bembeyaz sütün geldiğini gördüm. Mucize gibiydi. Bu işlemi bir kaç kez daha tekrarlayınca Ela'yı rahatça emzirecek duruma geldim ama yine aralıklarla tarakla taramaya  devam ettim. Ve bir hafta içerisinde her şey normale döndü. Tabi, uzun bir süre her sabah göğüslerimin tıkanacağı korkusuyla uyanmak tam anlamıyla kabustu ama bu psikoloji de bir süre sonra geçti.

Yazının başına dönecek olursam; işte o ilk gün, kardeşim hatırlayana kadar, sadece bir kişinin plastik tarak tavsiyesine denk gelseydim, bu sıkıntıların hiçbirini yaşamayacaktım. Ama ne yapalım, oldu, geçti, gitti. Bu yüzden eğer bir lohusa anneye bile faydam dokunsa, kardır benim için. Herkese sağlıklı günler dilerim.

9 Mayıs 2015 Cumartesi

Cihan'ın Bahçesi

cihanın-bahcesi

Cihan Ablacım,
Hiç yüz yüze gelmedik seninle. Buna rağmen blogundan paylaştığın güzellikler sayesinde, ne kadar pozitif, kocaman yürekli bir insan olduğunu seni her ziyaret edişimde hissettim. Sanırım yazılarını okuyup da-tam da senin istediğin gibi-senin yanından kötü hislerle ayrılan tek bir ziyaretçin olmamıştır. Elişlerin, kanaviçelerin, örgülerin, çiçeklerin, torunlarına olan sevgin, masal gibi bahçen, hani gelsek artık hiç yabancılık çekmem dediğim evinin sevimli köşeleri. Ve rengarenk, cıvıl cıvıl fotoğraflarla süslü her yazının sonunda belli belirsiz hüznün, gidenlere olan özlemin...

Ani gidişine çok ama çok üzüldüm ablacım. Hayatı bu kadar dolu dolu yaşayan sen gibi birinin nedense hiç ölmeyeceğini düşünüyor insan. Ama şimdi dönüp dönüp eski yazılarını okudukça, "içini yakıp kavuran" acılarını, "beni bekleyenler, özleyenler var" ya da "hayat çok zor"  derken neyi kastettiğini, kalbinin bir yarısı ailene, sevdiklerine adanmış olsa da diğer yarısının ne denli üzgün olduğunu daha iyi anlıyorum sanırım.

Hepsi sona erdi ve ben bu açıdan senin adına çok mutluyum. Mekanın cennet olsun, yattığın yer nurlarla dolsun. Geride kalan tüm sevdiklerine Allah sabırlar versin. Hasret kaldığın melek kızına da bizden çok selam söıyle. Gerçekte nasıldır bilinmez ama nedense tam da şu an o güzel yürekli anne-kızın yukarlarda bir yerlerde ellerinde çay fincanları, etraflarında kanaviçelerle yemyeşil bir bahçede oturdukları ve kahkahalar atarak muhabbet ettikleri bir resmi hayal etmek bana çok iyi geliyor, içimi ferahlatıyor. Güle güle ablacım, yolun açık olsun...