ilginç olaylar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilginç olaylar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2016 Perşembe

Hatice Öleli 1918 Gün Oldu

Geçen gece saat iki falan. Hobi odasındayım. İçerden kanallar arası son turunu atan eşimin sesini duydum: "Ben bu dedeyi bugün gördüm ama izlememiştim. Tekrarını veriyorlar." dedi. "Neymiş o?" dedim, yanına gittim, baktım. Trt'de yayınlanan Ömür Dediğin programı. Bazı bölümlerini izlemiş ve anlatılan hayatların müthiş etkisinde kalmıştık. Ekranda 81'lik bir dede. İsmi Mustafa. Gözleri kan çanağı. Bir yandan ağlıyor, bir yandan anlatıyor. "Hatice öleli 1918 gün oldu bugün." diyor ama yürek dayanmaz... Tam aşka bak, hizaya gel durumu. Hadi internetten izleyelim dedik. Daha ilk bir kaç cümlede burnumun direği sızlamaya, gözlerim acımaya başladı. Mustafa Dede Hatice'ye olan aşkını, sevgisini öyle bir anlatıyor ki, aksi mümkün değil zaten. Şiirler, sözler, çiçeklere benzetmeler falan...
Hikaye de çok etkileyici. Mustafa Dede'nin annesi, mahallelerinin kızı olan Hatice'yi beğeniyor ve oğluna söylüyor. Mustafa Dede beğenmiyor Hatice'yi, ben o kara kızı almam diyor. Annesi delilik etme oğlum dese de Mustafa Dede inadından vazgeçmiyor. Bir gece rüyasında Hatice'yi görüyor. O gecenin sabahında ikna oluyor ve annesiyle Hatice'yi istemeye gidiyorlar ve bir süre sonra da evleniyorlar. Mustafa Dede'de hafıza zehir gibi, tüm tarihler, günler vs. aklında, hiç unutmamış. Bir gün Hatice'ye kendisini hiç rüyasında görüp görmediğini soruyor. Hatice ise bir kez gördüğünü söylüyor ve başlıyor rüyayı anlatmaya. Gördüğü rüya, Mustafa Dede'nin rüyasının birebir kopyası.

Tabi o bunları anlatırken ben mutfağa gittim, bir deste peçete alıp geldim, sonra hem izledim, hem ağladım. Spiker, amcaya neden hiç evlenmediğini sordu. Biz Mustafa Dede'den önce "niye olacak aşkından tabi" gibi sözler gevelerken. Mustafa Dede cevap verdi: "Hatice'ye benzeyeni bulamadım." Biz şok, biz manşet!!! İşte tam o anda, o bizim 81'lik, aşkından ölen romantik delikanlı esas bombayı patlattı: "Buradan tüm Türkiye'ye sesleniyorum, yalnızlık Allah'a mahsus, benimle aynı saatte uyanacak, namazını kılacak, benimle Hatice'nin mezarında dua edecek, bana uyacak biri varsa ben evlenmek istiyorum." Biz dumur olmuş bir halde ekrana bakakalırken video da son buldu. Ne yani bu saatte boşuna mı ağladım ya dedim:) Tamam elbette yalnızlık Allah'a mahsus, kimse yalnız ölmesin de böyle belgesellere konu olan bir aşkın devamında söylenecek en doğru söz, hele hele 81 yaşındaysanız, Hatice'ye kavuşacağım günü sabırsızlıkla bekliyorum falan olmalıydı bence. Koca aşk, döndü dolaştı, "Ben karı istiremmmm" e bağlandı ya, daha ne diyeyim, pes:)

20 Haziran 2014 Cuma

En Uzun Gün

21 Haziran 2014, bu yılın en uzun günü. Ama ben bu en uzun günü biraz daha erken yaşadım. Kızımız Ela Masal, 29 Mayıs Perşembe sabahı, saat 10.35'te, 3.390 kg ağırlığı ve 50 cm boyuyla dünyaya merhaba dedi ve 29 Mayıs hayatımın tartışmasız en uzun günüydü...
ela-masal
Çarşamba akşamı hafiften sancılarım ve kanamam başladığında, ben anneannemden aldığım eski bir tabureyi boyamakla meşguldüm. Aslında doğumun başladığını çok iyi biliyordum ama nedense ağırdan alıyordum. Tabureyi boyadım, puantiyelerini yaptım. Üzerini kumaşla kaplayacaktım ama ona enerjim kalmadı. Bu arada eşimle hastaneye gitsek mi gitmesek mi konusunu tartışıyorduk. Gece ikiye kadar bekledik. Aylardır kapağı açık duran hastane çantasını son kez kontrol ettim.  Uzun bir duş aldım. Nasılsa psikolojik olarak hiçbir zaman tam anlamıyla hazır olamayacaktım. Hiç değilse suyun gücüyle biraz olsun rahatlayayım istedim.
Eşim benden daha heyecanlıydı, arabayı da hızlı kullanıyordu. Bense ne kadar yavaş gitse, o süreç ne kadar uzasa o kadar iyi diye düşünüyordum. Doğumun başından itibaren her bebek bekleyen kadın gibi doğumun evrelerini, hastanede başıma neler gelebileceğini (!) yüzlerce kaynaktan okumuştum. Ama işte okumak başka şey, yaşamak başka:) Yol bitti, hastaneye geldik. Nöbetçi doktorun odasına çıktık, muayene etti ve doğumun başladığını, açıklığın 2cm., silinmenin %50-60 civarında olduğunu söyledi. Doktorumu arayarak durumum hakkında bilgi verdi. Doktorum sabaha kadar sürece müdahale edilmemesini, yalnız silinmenin hızlanması için ilaç verilmesini ve serum bağlanmasını söyledi. Eşim yatış işlemlerini yaptı ve odamıza çıktık.
Saat gece üç buçuktu. Bana çoktan lavman yapılmış, serum ve nst takılmış, ilaç verilmişti. Sancılar yavaş yavaş artıyordu ama dayanamayacağım kadar güçlü değillerdi. Daha önce eşimle kararlaştırdığımız gibi kimseye haber vermedik. Her şey yolundaydı ve denilene göre sabah bebeğimiz kucağımızda olacaktı. Bu arada saat başı açıklık kontrolü yapılıyordu ve bana yıllar kadar uzun gelse de açılma çok hızlı ve güzel ilerliyordu. Ben her kontrolde ısrarla ayağa kalkıp yürümek istediğimi, duşa girmem gerektiğini tekrar ediyordum. Hemşireler her defasında doktorumu arayıp isteğimi iletiyorlar, doktorum ise plasenta gebeliğin başından beri aşağı yerleşimli olduğundan ve açılma çok hızlı ilerlediğinden kordon sarkması durumunun yaşanmaması için izin vermiyordu. Sabaha karşı sancıların hem şiddeti hem de sıklığı artmış açıklık 9 cm'e ulaşmıştı. Eşim neredeyse tüm geceyi belime masaj yaparak ayakta geçirmişti. Bu arada sancılar arasında gelen, annemin sürekli bahsettiği tuhaf uyku ya da sızma halini ben de yaşadım. Gerçekten her iki sancı arasında çok derin uyuyordum ve her defasında çok acayip rüyalar görüyordum. Benim rüyaların production kısmı hep azametlidir ama bu kadar kalabalık cast ile ilk kez çalıştım:)  O uykular bir sonraki sancıya kadar dinlenmeme izin veriyordu. Sancı dalgası tüm bedeni alabora etse de bir anda geçip gidiyor ve tekrar uyuyordum. Tam çılgınlık hali. Neyse sabah oldu, güneş doğdu ve odanın kapısı açıldı. İçeriye doktorum ve bir hemşire ordusu girdi. Muayeneden sonra su kesemi patlattı ve suni sancı verilmesini söyledi. İşte benim için en yorucu ve acı veren kısım da o andan sonra başladı. Suni sancı bana dinlenme ya da uyuma imkanı vermeyecek kadar yoğundu. Artık ayağa kalkmama da duş almama da izin vardı ama sancılar o kadar şiddetliydi ki ben eşimin kollarında ve neredeyse sürünerek gidebildim banyoya. Hemşireler ara sıra gelip nst'ye bağlanmam gerektiğini söylüyorlar, ben her defasında 5 dk. daha suyun altında kalmak için yatağa bağlanmayı reddediyordum.  Öyle böyle duşta geçen bir saatin sonunda tekrar nst takıldı. Hemşirelerden biri geldi ve muayenenin ardından 9 aydır hep hayalini kurduğum şu cümleler döküldü ağzından: "Açıklık 10 cm., artık top sende, kesintisiz ıkınabilirsen dakikalar içinde doğum gerçekleşmiş olacak." Nihayet tüm hayallerim gerçekleşmişti, tam da istediğim gece sancılarım başlamış, hastaneye tam da istediğim gibi trafiğin olmadığı bir saatte rahat rahat ulaşmıştık. Bildiğin normal doğum yapıyordum ve açıklık 10. cm'di. Ama ben canımın bu denli yanacağını, gücümün bu denli tükeneceğini, bu kadar bağıracağımı, beni sakinleştirmeye çalışan eşime bu kadar sinirleneceğimi, bir ara nefesimi kesen baskıdan acaba pencereden atlasam kurtulur muyum diye düşüneceğimi, doktoruma vazgeçtim, sezeryan yapın diyeceğimi hayal bile edemezdim. Neyse ki benim dışımda herkesin aklı başındaydı:)

Sonrası çok hızlı gelişti. Önce odamla aynı katta olan doğumhaneye alındım. Korkutucu değil, tam aksine çok aydınlık bir odaydı. Kocaman pencerelerden gün ışığı vuruyordu her yere. Yerde bir ara bir pilates topu çarptı gözüme. Her tarafta hemşireler vardı. Doktorum sürekli ıkınmam için beni teşvik ediyordu. Bir ara herkes kendi arasında muhabbet etmeye başladı. İçimden "Allah'ım gerçekten yapayalnızım, bu çocuk nasıl doğacak" diye geçirdiğimi hatırlıyorum. Sonra doktorum ufak bir müdahaleye ihtiyacımız olduğunu söyleyip hemşirelerden birini yanıma aldı. Sancı dalgasının en şiddetli geldiği anda ben damarlarımı patlatırcasına ıkınırken hemşire de dirseğiyle kaburgalarıma yüklendi.  Bu arada doktorum "Bahar sakın kesme" diye bağırıyordu. O anda doğum acısından çok kaburgalarımdaki baskıdan dolayı öleceğimi düşündüm. Sonra bir anda bebeğimin önce başının ardından omuzlarının içimden çıkışını hissettim. Gözlerim hala kapalıydı ve karnıma koydukları ıslak, balık gibi şeye önce bakamadım. Doktorum "Bahar gözlerini aç, bebeğine bak" dedi. Vücudu kaygan bir sıvıyla kaplanmış, hafif bir çığlıkla ağlayan bebeğimi o anda hayal meyal gördüm. Sonra temizlemek için aldılar. Acıya o kadar duyarlı hale gelmiştim ki dikişten önce yapılan kıl inceliğindeki iğneyle sabrım tükendi ve doktorumdan yarım saatliğine de olsa uyumak için narkoz istediğimi söyledim ve mümkünse dikişlerin ben uyuduktan sonra atılmasını istedim. Anestezi uzmanı geldi. Ancak narkozdan önce doktorum bebeğin annesine getirilmesini istedi. Göğsüme yatırdılar kızımı ve gerçek anlamda ilk kez baktım yüzüne. Boyutlu ultrasonda gördüğümüz halinin aynısıydı ve bu nedenle sanki çok uzun zamandır tanıyormuşum gibi geldi. Öptüm bir kez, sonra tekrar götürdüler. Anestezi uzmanına "ne zaman uyurum?" dedim. "Hemen" dedi. "Peki ne zaman uyanırım?" dedim. Cevabı duyamadan uyumuşum:)
Sonra beni uyandırmaya çalışan hemşirelerin seslerini duydum. Gözlerimi açtığımda odamdaydım. Yatağın yanında bir beşik, içinde Ela Masal.  Eşimle o anda neler konuştuk, o bana ne dedi, ben ne cevap verdim, hiçbirini hatırlamıyorum. Kafamdaki bulutlar yavaş yavaş dağılırken, biz de acemi ve çiçeği burnunda ebeveynler olarak emzirme, gaz çıkarma, ilk kusmuk gibi büyüleyici detaylarla tanıştık. Süt meselesi ayrı bir yazı konusu ama bir bebeği besleyebilmek gerçek bir mucizeymiş, anladım.
Benim için kızımın doğumu, gebeliği ve gebeliğin getirdiği fiziksel değişiklikleri öylesine hızlı ve bıçak gibi kesti ki, sonrasında bu döneme ilişkin her şey ama her şey çok zaman önce yaşanmış bir  anıya dönüştü belleğimde. Son kalan 2.kg da giderse, uzun bir süre hatırlamayı düşünmüyorum zaten, tüm giysilerimi deli gibi özlemişim:)
Bizim doğum hikayemiz de böyle. Çok zordu, çok acıydı, ama açıkçası bu duyguyu yaşamadan ölmek istemezdim. Allah isteyen herkese, istediği zamanda evlat sahibi olmayı nasip etsin. Çünkü kendi bebeğinizin kokusunu bir kez aldığınızda, daha önce o koku olmadan nasıl yaşayabildiğinize şaşıyorsunuz...

22 Ekim 2013 Salı

Rüya Tabirleri

Bizim ailede, aile derken ben, annem ve 3 kız kardeşimi kastediyorum, rüyalar çok önemli bir yere sahiptir. Annem oscarlık rüyalarıyla gelecekten haber verirken, onun sütüyle el verdiği bizler ise hiç de azımsanmayacak, seneler içerisinde gelişme göstermiş, pek çoğu çıkmış rüyalara imza atmışızdır:)

rüya-tabirleri

Annemin çocukluğu büyük bir çiftlikte geçmiş. Kalabalık bir aile, tarlalar, büyükbaş hayvanlar, rahmetli dedem ve iğde ağaçlarıyla kaplı meşhur öz yolu, onun çocukluğunun belli başlı simgelerinden. Dolayısıyla geçmişe ait bu öğeler rüyalarında sıklıkla yer bulur. Ama bu rüyaları pek iyiye yorduğunu söyleyemem.

Yine anneme göre üzüm ve pirinç vaktinde görülmediğinde daima gözyaşıdır ve işin ilginç yanı üzümlü, pirinçli rüyalarının ertesinde genelde kötü bir haber almıştır. Bunun dışında doğrudan gelecekten haber veren rüyalar da görmüştür. Bir defasında rüyasında yandığnı görmüştü mesela. Birkaç gün sonra, okuldan eve döndüğümde annemi sırtına dökülen çaydanlık nedeniyle feci şekilde yanmış halde bulmuştum...

rüya-tabirleri

Ben annemden sonra en sık rüya gören ya da gördüğü rüyaları en sık hatırlayan kişiyim ailede. Benim rüyalar uzun, maceralı ve bol aksiyonludur. Elbette bunda okuduğum kitapların, oynadığım oyunların çok etkisi var. Yalnız ben rüyalarımı-eğer hoşuma gitmişse-kontrol edebiliyorum. Şöyle ki, rüyanın ortasında uyanırsam, tekrar uyuyup kaldığım yerden devam ediyorum. Rüyanın kalanını ben mi uyduruyorum yoksa cidden devamı bu şekilde mi bilemem tabi:) Bunun dışında dini rüyalar görüyorum. Ne ayrıcalığım var bilmem ama tanıdığım pek çok insanın ağzının suyunu akıtan rüyalar gördüğümü, ya da bu rüyalarla ödüllendirildiğimi söyleyebilirim:)

Kardeşlerimden Buket'le  aynı zamanlarda, aynı konsepte sahip rüyalar görürüz bazen. Mesela bir defasında Buket'le deniz kıyısından antika hazineler topladığımızı, sonra bu toplama işine tarihi bir kalıntının içinde devam ettiğimizi görmüştüm. Aynı gece onun da benzer şekilde, ikimizi deniz kıyısında deniz kabuklarını toplarken görmesi harika bir tesadüftü:) Yani aramızda, "Dün gece rüyamda seni gördüm." diyen birine karşı, "Ben de seni." diye cevap vermek sık yaşadığımız bir durumdur.

rüya-tabirleri
Şimdi bu kadar girizgahtan sonra hala okumaya devam ediyorsanız asıl soruna (!) gelmek istiyorum:) Sorun; internetteki tabir sitelerinin hepsinin aynı şeyi yazmasının yanında, iyi yapılan her tabirin sonunun çoğunlukla kötüye bağlanıp okuyan kişiyi dumur etmesi. Burada dumur olan ben oluyorum tabii:) Eh, rüyalarla bu kadar ilgiliyken, bloglarımın isimlerinde bile dream kelimesi geçerken, haliyle google amcaya en sık yazdığım soruların başında "rüyada şunu görmek", "rüyada bunu görmek" cümleleri geliyor.

Yalnız benim merak ettiğim rüyaların anlamlarından çok; bu tabirleri oraya kimin yazdığı. Hayır, gece güzel bir rüya görmüşsünüz, sabah bir umutla kalkıp, "Bu akşam loto kesin bende,  bembeyaz bir kuş üzerime pislerken aynı anda elimde kağıt para sayıyordum. Tam o anda kendimi yemyeşil bir ormanda buldum,  hafif bir dalga sesi duydum, arkama bir döndüm ki masmavi engin bir deniz, nasıl ferah..." diye diye bilgisayarın başına geçmişsiniz. Sizin rüyanızı komple yorumlayacak bir zat olmadığına göre, meBizim ailede, aile derken ben, annem ve 3 kız kardeşimi kastediyorum, rüyalar çok önemli bir yere sahiptir. Annem oscarlık rüyalarıyla gelecekten haber verirkencburen kelimeleri tek tek yazıp başlıyorsunuz aramaya. Nasılsa en sonunda hepsini birleştirip kendinize göre bir yorum yapacaksınız.

Rüyanız yukarıdaki gibi herkes tarafından iyi bilinen genel simgelerden oluşuyorsa problem yok, gününüze kaldığınız yerden devam edebilirsiniz. Ama birazcık detaylı bir rüya gördüyseniz vay halinize:) Bir kere şu tabir alemindeki kötü ahlaklı kadın ile ahlaksız komşu kimse, lütfen, rica ediyorum çıksın ortaya! Hayır, iyi-kötü her tabirin sonuna pat diye eklenen "ahlaksız bir komşuya, ahlaksız bir kadına..." diye başlayan cümlelerden gına geldi artık. Rüyada atın murat olduğunu duyup gördüğünüz ata sevindiniz, bence acele etmeyin. Tabir Efendi'ye göre; eğer atın eyeri yoksa ahlaksız bir kadınla evleneceğiniz anlamına geliyor çünkü. Ya da havuz gördünüz, suyu temizse yırttınız, su kirliyse kaçarı yok, o ahlaksız kadınla ev-le-ne-cek-si-niz:)

Eşimle arabada gidiyoruz. Rüyasını anlattı, anlamına bakalım dedim. İnternetten okumaya başladım: Para, mal, mülk, bereket, hayırlı iş ve ahlaksız kimseyle tabir olunur!!! Haydaaa:) Burdan tabircilere sesleniyorum, vazgeçin bu sevdadan:) Son zamanlarda ailece gördüğümüz güzel rüyaların hepsinin sonu, o kendini bilmez ahlaksıza bağlandığı için bu mühim konuyu yazmayı bir borç bildim, şurama geldi yani:)

Neyse, size tavsiyem gördüğünüz rüyaları yorumlama ihtiyacı hissediyorsanız, uyandığınızda nasıl bir ruh hali içerisinde olduğunuza bakın. İyi mal reklam istemezmiş, hiç tabire falan bakmayın. Kötü rüyalarsa zaten kötüdür, yine bakmayın:) Ben dayanamayıp bakıyorum ama siz bana da bakmayın:)

30 Nisan 2013 Salı

Böcekler, Örümcekler ve Diğerleri

Hayvanları deli gibi sevmeme rağmen şu kımıl kımıl yürüyen çok bacaklılarla aramı bir türlü düzeltemedim. Liste uzun ama benim favori korkumun ismi hamam böceği. Yani tamam beni yemez ama gördüğüm anda ya çığlığı basıp son sürat ortamdan uzaklaşıyorum ya da tüm sesimi yutup ıyyyy şeklinde bir tepki, ürperen bir vücut ve halay çeken tüyler eşliğinde kaskatı kesiliyorum. Buraya resmini koyamayacak kadar tiksiniyorum kendisinden.

Kendimi bildim bileli korkarım hamam böceklerinden. Hani şu koyu kırmızıyla siyah arası renkte, slim vücutlu, antenli arkadaşlardan bahsediyorum. Hatırlıyorum da çocukken üç katlı bir apartmanın en alt katında oturuyorduk Gece uyurken birden sıçradım yerimden. Zifiri karanlıkta, gözlerim yarı açık-yarı kapalı,  kapının arkasında kıpırdayan siyah bir şey fark ettim. Yataktan kalkmadan anneme seslenmeye başladım. Annem uyandı, yanıma geldi. "Anne kapının arkasını  kontrol eder misin, galiba böcek var."dedim. Annem kabus gördüğümü düşünerek ışıkları bir açtı ki, kapının arkasında yan gelip yatmış, parmak boyunda bir hamam böceği. Antenleri falan tam takım yani. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama böceklere karşı çok hassasım, aramızda çok derin bir bağ var. Arkamda yürüseler hissediyorum, o derece yani:)
spider-caricature


İlkokuldaydım. Babaannemlerin bahçesinde bir söğüt ağacı vardı, altında oturmayı çok severdim. Güneşli bir öğle vakti yine oturuyorum. Saçlarım açık, bir kaç tel yüzüme geldi, elimle arkaya ittim, tekrar geldi, tekrar ittim. İnatçı saçlar yüzüme tekrar değince, bu defa elimi atmadan gözlerimi alnıma doğru kaldırdım. Allah allah, saç tellerimde ne kadar çok eklem vardı!

Sırtımdan soğuk terler boşandı, gözlerimi kapatıp iki avucumla yüzümü sıvazladım. Sonra avuçlarımı açtım. Hani şu ortası minnacık ayakları bir metre olan örümcekler var ya, işte o sevimli arkadaşlardan biri ağaçtan başıma inmiş, bacaklarıyla suratımı tırmalayıp duruyormuş meğer:) Hiç sesimi çıkarmadım, bağırsam da duyacak kimse yoktu, ellerimi çırptım, sonra üzerime sildim. Örümcek yere düştü, ben de hızlı adımlarla oradan uzaklaştım, bir daha da o ağacın altına girmedim.

spider-caricatureAnkara'da oturduğum ilk evde de bir Chilopoda maceram olmuştu ki evlere şenlik.  Chilopadalar çok özel canlılardır. Koskoca Ankara'da buluşma şerefini,  hamam böceklerine son derece düşkün, örümceklerle arası iyi ve ilk evinde yeni hayatına başlamak üzere olan benim gibi birine bahşetmeyi uygun bulmuşlar. Allah razı olsun:) Annemler geldi, evi yerleştirdiler ve gittiler. Kardeşim Banu bir kaç gün benimle kalacaktı. İyi ki de kalmış. Evin oturma odasında civciv sarısı bir  halıfleks vardı, her tarafı kaplıyordu. Biz de rahat ederiz diye ilk gece yere yatak yaptık ve Banu'yla beraber uyuduk.

İkinci gün akşam oturuyoruz, kardeşimin koltuğunun bulunduğu duvar dibinden ışık hızıyla bir şey fırladı ve önce odanın ortasına, ardından koridora yöneldi. Halı sarı ama o ışık hızıyla geçen şey de sarı, hem de altın sarısı. Ben hiii şeklinde içimi çektim, zaten ses falan gitti o esnada. Kardeşim de benimle birlikte refleks olarak koltuğun tepesine çıktı. Bir cesaret koltuktan inip koridora yöneldik ki ne görelim, koridorun tam ortasında 10-15 cm uzunluğunda bir Chilopoda. Banu şimdi bile nereden geldiğini anlamadığı bir cesaretle evin kapısının arkasında duran faraşı aldı ve hayvancağızın kafasına sapık katil Norman Bates gibi ardı ardına faraşı indirmeye başladı. Ta ki, hayvan ezilip cesed-ül hayriyeye dönüşene dek:)

Sonra da faraşla hayvandan arta kalanları temizleyip dışarıya attı. Betimiz benzimiz attı ama içeriye Banu'ya yaptığım coşkulu tezahüratla girdik. Daha oturduk oturmadık derken bu defa ilkinin bir numara küçüğü aynı yerden yine ışık hızıyla çıktı. İlginçtir, o da aynı yolu izleyip koridora yöneldi. Ben artık ruhumu teslim etmeye hazırlanıyordum ki, Banu tecrübesini konuşturarak ayağa kalktı ve bu defa tek hamlede yavru Chilopada'nın hayatına son verdi.

İkinci cesedin kalıntıları da temizlendikten sonra bitkin halde içeriye döndük ve bir gece önce yerde yattığımızı hatırlayarak tekrar ürperdik. Yatağın içine falan girseler ne yapardık gerçekten bilmiyorum. Chilopoda da neyin nesiymiş derseniz, ben  hayvana biraz kişilik katmak için yunanca ismini kullandım, yoksa sıradan bir centipede diye de aşağılayabilirdim. Aman beee, bildiğiniz çıyan işte, sarı çıyan:)

centipede
Ondan sonra taşındığım ev kutu gibi çok cici bir evdi, ta ki ilk hamam böceğiyle tanışana kadar. Bir gece su içmek için kalktım ve yan gözle baktığım halının üzerinde yürüyen şeyi, onca desenin arasından fark ettim. Terliklerle yaptığım çeşitli atış talimleri neticesinde böceği öldürdüm. Ertesi gün marketten 4-5 kutu böcek ilacı, tabletler, uzun uçlu sprey ilaçlar falan ne bulduysam aldım. Artık elimde bir hamam böceği çiftliğine yetecek kadar mühimmat vardı. O tabletler var ya uyuyan düşmanı uyandırmaktan başka bir şeye yaramıyorlar söyleyeyim.

Daha ilk gece tam 5 tane hamam böceği çıktı. Besin deposunu gören kendini dışarı atıyor. Bense o beş canavarı öldürmek için yarım metre öteden sıktığım spreylerle tüm mühimmatı bir gecede tükettim.  Neredeyse zehirleniyordum. Sonra apartmanda ilaçlama falan yapıldı ama ben soğumuştum artık evden. Bir odadan diğerine geçerken bile tedirgin oluyordum. Neyse ki sonradan oturduğum evlerin hiçbirinde en ufak bir örümcekle bile karşılaşmadım. Üstelik hepsinin önü arkası bahçeli, müstakil evlerdi.

Bu konuya nerden geldim peki? Bizim büroda hamam böceği çıkmaya başladı, ilaçlama yapılacak. Daha önce minicik yavrular çıkıyordu, ilaçlamadan sonra kesilmişti. Şimdi çıkanlar büyüyüp serpilmiş olarak arz-ı endam ediyorlar. Sabah mutfakta gördüğüm hamam böceği karşısında öyle bir çığlık attım, o kadar korktum ki sanırım ömrümün bir kaç yılını oracıkta tükettim. Bu yazının tek sorumlusu odur yani:)

19 Mart 2013 Salı

Pekingese Zeytin ve Sefil Civciv

Evde klasörler, albümler dolusu fotoğrafı olmasına rağmen Zeytin ile ilgili pek yayın yapmadığımı fark ettim. Oysa makineyi elime alır almaz ilk çektiğim odur.
pekingese

Zeytin'in yaklaşık 10-15 tane minik oyuncağı vardır. Hepsinin de ayrı ayrı ismini bilir. Civciv, kurbi, uçak gibi... Dönem dönem bazı oyuncaklarına karşı özel bir ilgi besler. İşte birazdan göreceğiniz sefil civciv de bunlardan biri. Oyunumuz daima bizim oyuncağı ileriye atmamız, koşarak oyuncağı getiren Zeytin'in onu bize vermemesiyle başlar. Hemen başka şeylerle ilgilenmeye başlarız, Zeytin de ağzında tuttuğu oyuncağı elimize sürterek devam etmemizi ister. Sonrasında ise ayağa kalkıp oyuncağı cebimize sokarız ki, minik Zeytin'in bir metre havaya nasıl zıpladığını görebilelim:) Zıplamaktan yorulan Zeytin görünüşte pes eder ve oyuncağı geri almak için bizim dilimizden konuşmaya başlar:)
pekingese, pekinez
Jest ve mimikleriyle, pörtlek gözleriyle bildiğiniz konuşur işte:)

pekingese, pekinez
 Baktı çırpınınca olmuyor, hemen taktik değiştirir ama zıplama neticesinde yorgun düştüğünden en yakın kucakta uyumayı tercih eder:)

pekingese, pekinez

22 Şubat 2013 Cuma

Efes Pilsen'e Muhteşem Şaka

Klasik müzik konserine gittiklerini zanneden Anadolu Efes Pilsen oyuncuları, uykularının en tatlı yerinde bakın nasıl uyanmışlar? 15 gizli kamera ve tamamı taraftarlardan oluşan bir salon dolusu insanla çekilen reklam filmi çok başarılı olmuş gerçekten. Keyifli seyirler:)

 

19 Şubat 2013 Salı

Bir Reklam

Evde eşimle tv izlerken denk geldiğimiz, sonrasında denk gelsin diye beklemeyi bırakıp doğrudan aradığımız reklamlar vardır. Birazdan anlatacağım reklamı çok sevdiğimiz falan zannedilmesin. Tam tersine nefret ediyoruz, iğreniyoruz, insanları aptal yerine koyduğu için kıyasıya eleştiriyoruz. Ama bir taraftan da reklam son derece komik olduğundan-ya da bize komik geldiğinden- sırf gülmek için izliyoruz. 

ipad

Kendi aramızda ürün tanıtımı yapan kişiye taktığımız lakaplar da var elbette. Eşimin tabiriyle "şellem dudak", benim tabirimle "mor dudak amca" lı reklam şöyle:

Reklamı sunan kadın bir koltuğa, reklam konusu ürünü tanıtacak olan mor dudak amca karşısındaki koltuğa kurulmuş, başlıyorlar programa. Sağ kaş ve gözüyle sol kaş ve gözü arasında müthiş bir orantısızlık olduğundan ve gözleri hiç durmaksızın sağa-sola oynadığından, mor dudaklı amcayı ilk seferde dört dörtlük takip etmeniz mümkün değil. Önce bizim gibi uykuya yakın saatlerde izleyip bir süre alıştırma yapmanız lazım, tabii sonuna kadar dayanabilirseniz. Takriben bir hafta sonra, bünyeniz bu monoton sese alışacak ve uyumadan önce gözleriniz bu reklamı arayacak, ciddiyim!

Şimdi bu mor dudak var ya, kendini ağzı laf yapan, girişimci, sırf çene gücüyle dünya kadar malı satabilen, kocaman şirketlerin peşinde koştuğu bir satış dahisi gibi tanıtıyor. Firmalarla belli bir prim karşılığında anlaştığını, kendisine tanınan kotayı da indirimli olarak biz sevgili müşterilere ulaştırdığını ifade ediyor. Siz hiç tablet görünümlü oyun konsolu, müzik çalar, dividi ve bilgisayarı bir arada gördünüz mü? Görmediyseniz işte mor dudak amca makineli tüfek gibi anlatıyor. Bundan sonraki cümleleri tek tek yazdım ki izleyiciye ne muamelesi yaptığını siz de görün istedim. Diyor ki:
Bu tablet bir bilgisayar olduğundan; film izleyebilir, müzik dinleyebilir, internette gezinebilirsiniz. ( Vay beeee!)
Ürünün içinde yüklü olarak Kur'an uygulaması, çocuklar için Arapça alfabe ve bayanlar için dünya mutfaklarından tarifler bulunuyor. Ayrıca internet bankacılığı uygulamaları ve bütün sosyal ağlar da mevcut. (Eh, bizim gibi cahiller internetten bihaber olduğundan, bu tarz uygulamaların yüklü gelmesi nimet elbette, yoksa nereden buluruz yemek tarifini, alfabeyi? İçinde cüz olan evlerde büyümedik sonuçta hiç birimiz.)

Bu tablet, aynı zamanda oyun konsolu oluyor. Çocuklarınız artık telefonunuzu alıp kaçmayacak, çünkü bu tabletle hediye olarak çocuklar için oyunlarınız da yüklü olarak geliyor. (Allahım, ne olur içinde küp küp olsun, yılan olsun, bir de Mario olsun, ne olur!)
Bu ürünün muadilleri piyasada 2500-3000 TL iken, ben şellem dudak olarak ve şellem dudak kotasıyla bu ürünü size çok daha uygun fiyata sunuyorum. O ürünlerin pahalı olmasının tek sebebi markaları. (Bu durumda senin sattığın ürünün marka değeri ne??? Milyonlarca satış yapan markaları niye aşağıladın ki şimdi, anlamadım!)

Pahalı tabletlerde word, excel gibi programları açamıyorsunuz, ancak biz son teknolojiyiz ve hatta onlardan daha iyiyiz. Bizde povır point, word ve exceli açmakla kalmıyor, üzerlerinde değişiklik de yapabiliyorsunuz. (Vallahi billahi aynen bu cümleyi kuruyor, word ve excel üzerinde ne gibi değişiklikler yapabiliriz araştırıyorum, ama her şekilde önce bir word ya da excel dosyası oluşturmam yönünde uyarılarla karşılaşıyorum ,evet sanırım önce bir dosya lazım, çok emin değilim ama!)
Bu tablet öğrencilerin, iş kadınlarının ve iş adamlarının çok işine yarayacak. Şu anda herkesin dabıl yu ve dabıl yu ve dabıl yu ve nokta bilmem ne  nokta com adresini açmasını istiyorum. İster cep telefonlarınızdan girin ister evinizdeki bilgisayarlardan. Bu adres firmanın resmi sitesidir.
(Bak nasıl yol gösteriyor, söylemese nerden girecektik internete? Yalnız adreste bir sorun var, dediğine göre adres şu şekilde oluyor: "wvwvwv.bilmemne.com"  Dabıl yu tamam ama sonradan gelen "v" harfi işi bozuyor. Sunucu bulunamadı dedi google. Niye acaba?)

Açın bakın internet sitesine, 1129 TL normal fiyatı. Şu anda kampanyada olduğundan 829 TL'ye satılıyor. Bu fiyatları unutun. Ben kısa süreli bir kampanya başlatıyorum. Altta gördüğünüz numarayı arayın ya da sadece çağrı bırakın. Bir kişinin yalnız bir kez çaldırma hakkı var. Çünkü ilk arayan 500 kişi bu ürünü KDV dahil 289 TL'ye alacak. Ama bir kişi bir kez aradığında dilediği kadar ürün alabilir. (Kulağa tuhaf geldiğini biliyorum ama durum bu. Bir kere çaldırabiliyorsunuz, ilk çaldıran 500 kişi gibi saçma bir sınırlama var, sanki firma bir günde o kadar ürün satabilirmiş gibi. Üstüne üstlük bir kez arayınca dilediğin kadar alabiliyorsun. O zaman bu sınırlama neyin nesi diye sorasım var, tutmayın beni!)

Kapıda bu ürünü alınca çığlık atın sevincinizden ve beni anın. Ön yargılarınızdan kurtulun. Firma televizyonda reklam verecekti, benimle masaya oturdu, ben de onlara dedim ki; "reklama harcayacağınız parayı bana verin, ben en iyi şekilde tanıtayım, bana vereceğiniz kotadan reklam parasını düşün, kalanını bana verin." ( Eh ürünü alanlar çığlık atmayı unutmasın o halde. Firma da amma büyükmüş, şellem dudakla masaya oturduğuna göre büyük olmalı, sandalyeye sığamamışlar, belli!)

Ödemelerinizi vade farksız ama MAİL ORDER sistemiyle ve taksitle yapabilirsiniz. Sizi firmanın finans bölümünden (muhasebe çok sıradan şekerim, finans kulağa büyük bir holding gibi geliyor değil mi?) arıyorlar, telefonda kart bilgilerinizi (validenizin nikahıyla birlikte) veriyorsunuz, 5 taksitle ürünü alıyorsunuz. Kart bilgilerinizi verirken şüpheye düşmeyin, çünkü sizi firmanın FİNNNANSSS bölümü arıyor. ( Hah şöylee, sadede gelelim. Apple falan mail order dese şaşırmam da mor dudak amca şüphelenmeyin deyince bir şüphe kapladı içimi ne yalan söyleyeyim. Finans kelimesini bastıra bastıra söylemesi bile işe yaramıyor maalesef. )

Açıkçası ben alıyor olsaydım kredi kartıyla işi bitirirdim, olur ya bu kota, belki kota bitti derler, belki vermezler, o yüzden ben hemen kredi kartıyla ucuz ucuz alırdım, kota bitse bile benim ürünümü vermek zorundalar. ( Yani kapıda peşin ödeyeceğiz dersek bize ürün yok mu, anlamadım?)

Ürünün yanında ürüne özel 100 TL değerinde kılıf gönderiyoruz. Bunun yanında ethernet kablosu, araç şarjı, ekrana parmak bastırmak istemeyenler için plastik uçlu kalem, ara kablosu, usb kablosu, stereo ses kulaklığı ve şarj aleti hediye. ( Ohhh çok şükür, kara kara düşünüyordum, ya şarj aleti hediye olmasaydı, şarjı bitince ne yapacaktım ha ne yapacaktım!!!)

Firma o kadar büyük ki, bugün tüm gsm operatörleri firmayla anlaşma yapmaya çalışıyor, öyle büyük bir firma. ( Eeee, pekiii, bu büyük firmanın zoru ne o halde, neden anlaşmaya yanaşmıyor? Gsm firmaları mı küçük geldi, derdi ne anlamadım ki?)

Ürün niye bu kadar ucuz, çünkü tamamen Türk yapımı. Garanti belgesi ve kullanım kılavuzu var. Aldığınız çin malları için ikinci gün Çin'e gidip Çinliyi bulmanız lazım. Ama biz 2 yıl garanti sunuyoruz. (Kanunen zaten 2 yıl garanti sunmak zorundasın, ne Çinlisi, ne Çini yahu!)

Kotamız doldu, evet şu an kota bitti maalesef. Ama ben şellem dudak olarak hemen 50 kişilik bir kota daha açıyorum.  (Bence firma dükkanı kapatsın, tüm ürünleri de mor dudak amcaya versin, arkasına yaslanıp paracıklarını saysın. Her gün 20 dakikada en az 500 ürün, 289 TL'den 144.500 TL ediyor. Yarısı reklama gitse iyi yani, iyiiii:)

Hafta sonu carrefour'da benzer tabletler gördük. En pahalısı 150 TL falandı. Bu reklamı izlerken bunlara inanan var mıdır diyorum ama eşimin de dediği gibi cahil ve bu tür cihazlara meraklı kişiler kolaylıkla kanabilir. Gözünüzü açın, tek tek yazdım işte. İzleyicinin zekasıyla alay ederken kendi beyin kapasitesini açığa vurduğundan habersiz insanların yaptığı bir reklam, bu kadar olabiliyor demek ki. Neyse işte biz bazı geceler izleyip, eleştirip, gülüyoruz bu reklamlara. Uykunuz falan kaçarsa tavsiye ederim.

25 Ocak 2013 Cuma

Haberler

Bugün son bir ayda yaşadığım, sağdan soldan duyduğum gördüğüm şeyleri toparlayıp sizlere anlatmaya karar verdim. 

Önce bizden haberler.... 2011'e gireceğimiz gün bir post hazırlayarak herkese mutlu yıllar dilemiş  ve kimsenin evine, bürosuna hırsız girmesin inşallah diyerek de postumu bitirmiştim. İnanmazsanız bakın:) İşte bu güzel dileğimin ömrü tam tamına bir seneymiş efendim. Neden derseniz 30 Aralık Pazar gecesi bizim büroya yine hırsız girdi. Yine bir laptop götürdü. Yine diyorum, çünkü daha önce de girmiş ve bir laptop daha götürmüştü.

Biri hırsızlara yeni yıl hediyesi falan dağıttığımızı söyledi herhalde, yılda bir kez uğrayıp hatırımızı soruyorlar sağ olsunlar:) İşin tuhafı biz pazar günü büroya uğradık ve akşam üzeri çıktık. Yani hırsız akşam girmiş, kilidi kırmış, etrafı dağıtmış, karıştırmış ve çıkıp gitmiş. Yalnız bizim hırsız akıllı çıktı. Laptopla birlikte kutusunu ve seri numaralarının bulunduğu tüm evrakları da beraberinde götürmüş. Parmak izi falan arandı ama onun yerine eldiven izi bulundu:)
hırsız-alarmı
Yeni öğrendiğim ve sizi bilgilendirmek istediğim bir konu var. Şimdi bilgisayarınız çalındı diyelim, ilk olarak parçalanmaması için dua etmelisiniz. Çünkü o zaman bulunma şansı yok. Ama diyelim ki parçalanmadı. Bilgisayarınızın bulunmasının tek yolu MAC adresinin takibinden geçiyor.

Mac adresinizi nasıl bulacağınızı ise şu ve şu adreslerden şıp diye öğrenebilirsiniz. Hemen şimdi öğrenin ve bir yere not edin. Çünkü bilgisayar gittikten sonra MAC adresinizi öğrenme şansınız kalmıyor.  Bilgisayar firmasını arasanız bile size bilgi vermiyorlar ve mutlaka emniyetten taraflarına gönderilecek resmi bir yazı istiyorlar.  Biz karakola giderek ısrar kıyamet ek bir ifade verdik ve özellikle firmaya müzekkere gönderilerek MAC adresinin sorulmasını talep ettik. Bu adres geldiğinde emniyet bilgisayarı takibe alıyor ve internete girdiği anda tespit ediyor.

Çok umutlu değiliz, polisin yapması gereken şeyi biz yaptık, çevre apartmanlardan kamera görüntüleri aradık, görüntüleri kaydedip akşamları izledik, dikkatimizi çeken birileri oldu ama elbette emin olamadığımız için yapabileceğimiz bir şey yok. Bir de ilginç bir şey daha oldu, hırsızdan bir gün sonra ünlü bir güvenlik firması ziyaretimize geldi, büroya alarm sistem kurulması konusunda görüşmek istediler. İlk hırsız girdiğinde de aynı şirketten aramışlardı. Bu defa çok sinirlendik ve büroda artık çalınacak bir şey bırakmadığımızı, her hırsızdan sonra güvenlik şirketinin gelmesi nedeniyle kendilerine güven duymadığımızı ileterek postaladık. Siz olsanız şüphelenmez misiniz?
***
Ankara Adliye'sinde Aralık ayında bir avukat 5. katın camından atlayarak intihar etti. Ardından adliyenin tüm camlarına demir parmaklık yapıldı ve özel güvenlik elemanları görev yapmaya başladı. Adliyede polis görmeye alışkın olduğumuz için, özel güvenlik bende alışveriş merkezine giriyormuşum hissi uyandırıyor.
***
Büyük illerde yapılan adalet saraylarıyla farklı yerlerdeki adli birimler bir araya toplanırken, Ankara Adliyesi tam tersine haftaya bölünüyor. Artık icra daireleri ve mahkemeleri İvedik'te hizmet verecek. Adliyeye çok yakınız, bu nedenle bölünecek olmasından hoşlanmadım. Ama artık koridorlara taşan dolaplardan yürünemediği göz önüne alınınca, başka bir çare de görünmüyor maalesef.
***
21 Aralık'ta ilk kez teyze oldum. Güzeller güzeli Elif'in teyzesiyim artık. Tabi sözde kıyamet gününde doğması üzerine adı Maya olsun şeklinde espri yaptık ama annesinin rüyasında kızını çağırdığı isimle anılacak artık:)
***
Gersan Sanayi Sitesi'nde Bedayi isminde ahşap boyamayla uğraşanları mest edecek harika bir yer var. Ben bir süredir internet sitelerinde geziniyordum ama hafta sonu nihayet gittik ve bir bagaj dolusu mutlulukla birlikte eve döndük:) Fiyatlar dışarıya göre gayet uygun, yolunuz düşerse mutlaka uğrayın.

Benden haberler bu kadar, herkese mutlu tatiller dilerim:)

2 Ocak 2013 Çarşamba

Ağaç Ev

En küçük halam benden sadece 4 yaş büyük, dolayısıyla tüm çocukluğumuz birlikte geçti. Çocukken babaannemlerin bahçeli bir evi vardı. Ben de yaşımın hakkını vererek ağaçlardan aşağı inmez, daldan dala, çatıdan çatıya koştururdum. Tırmanma güdüsünü engellemek için tüm aile büyüklerim sıraya girdi, ama bu durum beni azdırmaktan başka bir işe yaramadı.

Annem evden çıkar çıkmaz odaların kapısına tırmanıyordum ve bu benim en ama en büyük zevkimdi. Siz kapıya nasıl tırmanılır, bilir misiniz? Bir kere ayaklarınız çıplak olacak ki kaymayasınız. Elleriniz hafif nemli olursa daha iyi tutunursunuz. Pijamaların paçasını da topladığımıza göre artık başlayabiliriz.

İlk hamle ellerinizi yan sövelere dayayıp kollarınıza tüm ağırlığınızı veriyorsunuz ve iki ayağınız omuz genişliğinde açıkken havaya zıplıyorsunuz. İşte oldu, karşıdan bakan biri sizi kurbağaya benzetirse, ilk adımı başardınız demektir. Bundan sonrası da aynı. Havada zıplıyorsunuz, saliseden daha kısa bir an el ve ayaklarınızın kapıyla irtibatı kesiliyor ama sonrasında bir kaç santim daha yukarıya çıkmış oluyorsunuz.

Bu durum ne zaman sona eriyor? Elbette el ve ayaklarınızın birbirine en yaklaştığı yer olan üst sövede. Zaten bu aşamada tavan size çok yakın, yer ise fersah fersah uzak görünecek ve kendinizi 8000 feet yükseklikte uçuyor hissedeceksiniz. Unutmayın, daha 5 yaşında, dünyada pek çok şeyin sizden ebat olarak çok büyük olduğu küçücük bir çocuksunuz:)



İlk oruç tuttuğumda 7 yaşındaydım ve akşama kadar dayanabilmek için tüm günü babaannemlerin bahçe girişinde bulunan, 15 yıl sonrasında acı bir yangınla yanıp küle dönüşecek güzelim söğüt ağacının üzerinde geçirmiştim. Çünkü söğüt ağacı yere paraleldi ve üzeri de bana göre yatak genişliğindeydi. Ezan okunurken inmiştim üzerinden.

Halen en sevdiğim ağaçların ilk sırasında gelir salkım söğütler. Bir de dalları yere değiyorsa, altındaki kuytuluk gündüzleri saklambaç oynarken en favori yer,  geceleri ise altında cinlerin perilerin saklandığı söylenerek kardeşi korkutmanın yegane yoludur.

Bahçeli evde büyüyen her çocuğun hayali; bir ağaç ev sahibi olmaktır, emin olun:) Eh, halam ve ben de bu gruba dahildik. Elimizde ağaç ev yapacak malzeme yoktu ama eski bir kömürlük ile çatısı ve bu çatıya uzanan bol dallı bir dut ağacı halihazırda bizimdi. Merdiven yok muydu diyebilirsiniz, evet vardı, ama tarzımız değildi:)


Biz de halamla dallara tutturduğumuz kumaşlarla bir ev yapmıştık kömürlüğün çatısına. İçine bir iki tane minder koyup epey vakit geçirdik. Bir zaman sonra, yine büyüklerden yediğimiz vetoyla bozmak zorunda kaldık evimizi.

Gelelim bu ağaç evler konusuna nereden geldiğime... Geçen günlerde Batıkent Atlantis'in arkasında bir ev gördüm. Bahçesindeki ağaca ev yapmışlar. Küçük ama şirin bir ev. En azından bir çocuk keyifle vakit geçirebilir içinde. "Seni gidi şanslı velet!" dedim kendi kendime. Tam olarak velet dememiş de olabilirim:) Neyse, ahdim var, bahçesinde müsait ağacı olan bir eve taşınır taşınmaz ilk iş ev yaptıracağım.  Sonra da sevgilimle karşılıklı bir keyif çayı içeceğim geçmişe inat, ağaç tepelerinde geçen çocukluğumun anısına...

12 Kasım 2012 Pazartesi

Yıllar Sonra Gelen Cevap

Bir süredir ilginç olaylara ara vermiştim. Dün annemlerle eskilerden bahsederken bu konu açıldı tesadüfen. Bloguma da hala yazmadığımı hatırlayınca, sizlerle de paylaşmak istedim.
olay-yeri-inceleme
7-8 yaşlarındaydım. Bir yaz günüydü ve muhtemelen okullar tatildi. Çünkü tatil günlerinde akşam ezanı okunup da annemin bizi çağıran sesini duyana dek içeri girmezdik. O gün de hava kararmıştı ama henüz annemin balkondaki silüeti görünmediğinden eve girme işini ağırdan alıyorduk ki, annem balkonda değil apartmanın bahçesinde belirdi. Sadece annem değil, apartmandaki tüm kadınlar bahçeye inmişti.

Kötü haber ne kadar çabuk duyuluyor, ne kadar hızlı yayılıyordu. Bizim mahallenin yukarısında çatallaşan bir yol vardı. Yolun iki tarafında ise iki ev. Birinde çocuklu bir aile, diğerinde ise bildiğim kadarıyla çocuğu olmayan bir karı-koca yaşıyordu. Çocuklu ailenin babası uzun zamandır çocuksuz ailenin hanımıyla bir ilişki yaşıyordu. İşin tuhafı, bu ilişkiyi çocuklu ailenin annesi de biliyor, ancak elinden bir şey gelmediğinden sesini çıkaramıyordu. Çocuksuz ailenin kocası ise zaten hastaydı ve hatta iddialara göre, kadın kocasına devamlı surette uyku ilacı veriyor ve kocasını tavan arasında hazırladığı bir yatakta yatırıyordu.

Çocuklu ailenin, evlenme çağına gelmiş bir kızları vardı. Akşam genç kızı istemek için evlerine görücü gelecekti ancak evin babası çocuksuz ailenin evindeydi. Çocuklu ailenin annesi, kocasını çağırmak için çocuksuz ailenin kapısını çaldı. Kapıyı çocuksuz kadın açtı. Her ne kadar amaç sadece kocayı eve çağırmak, babanın kızı istenirken ailesinin başında durmasını sağlamak olsa da, birbirinden nefret eden iki kadının karşılaşması elbette iyi sonlanmayacaktı.

Çocuklu evin annesi dayanamayarak ağzına geleni söylemiş, çocuksuz kadın karşılık vermiş ve kavga başlamıştı. Çocuklu evin babası da bu arada kapıya çıkmış ve olaya dahil olmuştu. Çocuksuz kadın işlerin büyüyeceğini anlayınca, böyle şeylerin dışarıda konuşulmayacağını söyleyip çocuklu kadını içeri çekti ve bir daha da çocuklu kadını gören olmadı. Ancak o ana kadar yaşananları, karşı evlerden birinde yaşayan başka bir komşu kadın izliyordu. Çocuklu evin annesinin içeriye girdiğini görmüştü, ancak dışarıya çıkan olmamıştı.

Çocuklu anne eve dönmeyince, yakınları polise başvurdu. Komşuların ifadeleri alındı ve çocuklu kadının son olarak çocuksuz kadının evine girerken görüldüğü tespit edildi. Ancak ev didik didik aranmasına rağmen herhangi bir sonuca ulaşılamadı.

Bizim mahallenin aşağısında halı yıkanan bir çeşme vardı. Babaannemler de halılarını bu çeşmede yıkarlardı. İşte kadının arandığı günlerde babaannem çok acayip bir şey hatırladı. Çocuklu kadının kayboluşundan iki gün sonra babaannem o çeşmeye halı yıkamaya gitmişti ve çocuksuz kadının da çeşmeye kocaman bir halıyla geldiğini görmüştü.

Kadın hızlı bir el hareketi ile halıyı açmış ve açmasıyla yemyeşil bir sinek sürüsünün halıdan havalanması bir olmuştu. Babaannem şaşırmış ve sineklerin neden halıya biriktiğini sormuştu. Çocuksuz kadın ise halının uzun süredir kullanılmadığını, kirlendiği için sineklerin biriktiğini söylemişti. Garip... Oradaki tüm kadınlar da buna inanmıştı...

Birkaç gün sonra, çocuksuz kadının evinin arkasındaki boş alanda, ağabeyleriyle top oynayan bir kız çocuğu, topunu çöp variline kaçırdı. Hatırlayanlarınız vardır belki, eskiden mahalle aralarında yarısı kesilmiş variller olurdu ve çöpler bu varillere atılırdı. Topunu almak için varile uzanan kız, önce hareketsiz kaldı, sonra eline dolanan saçlardan kurtuldu ve dehşet içinde, çığlık çığlığa evine doğru koşmaya başladı.

Önce küçük kızın kardeşleri, sonra çevredekiler ve en son polis baktı o varile. Çocuklu evin annesinin başı, varile atılmıştı. İşte annemi ve apartmandaki diğer tüm kadınları bahçeye indiren kötü haber buydu. Ayrıntılar ise sonradan netleşti. Eve girer girmez çocuksuz kadın tülbendini çocuklu kadının boynuna dolamış ve boğmuştu. Vücudu parçalanmış, kolları bacaya sokulmuştu. Bir kısmı yakılmış, bir kısmı kanala atılmıştı. Başı ise çöpten çıkmıştı.

Tüm bu işlemler ise babaannemin gördüğü halının üzerinde yapılmıştı. O gün luminolün adli kimyadaki yeri bu kadar değerli olmasa gerek ki, evde gözle görülmeyen kan izleri yok sayılmıştı. Biz duyduklarımızla bu kadar korkmuştuk, küçük kız kim bilir ne haldeydi. Anneme kızı tanıyıp tanımadığını sordum ama hayır, tanımıyordu. Sonradan öğrendik ki; çocuksuz kadın ve çocuklu adam tutuklanmış. Çocuksuz kadın duruşmada kırmızı bir etek-ceket takım giymiş. Siyah rugan ayakkabıları varmış ayağında. Tüm suçu üstlenmiş. Çocuklu adam beraat ederken kadın müebbet hapis cezası almış.

Yıllar sonra... Üniversite son sınıftayım. Özel yurtta kalıyorum. Mutfağa geçtim, kendime yemek hazırlayacağım. Patates yemeği yapmaya karar verdim. Yemek pişti, tabağımı hazırladım, tv odasına geçtim. Yan odadan arkadaşım Emine Abla da oradaydı. Evli ve bir çocuk annesi olmasına rağmen azmetmiş, üniversiteyi kazanmıştı. Anaokulu öğretmeni olacaktı. Eşinden ve çocuğundan ayrıydı ve okulu bitirmek için gün sayıyordu. "Patates yemeği yaptım, yer misin?" dedim. Suratı değişti birden. İğrenerek baktı yüzüme. "Nefret ederim patatesten de yemeğinden de." dedi. Şaşırdım, bozuldum. "Niye?" dedim.

Duraksadı. "Annem bile bilmez sebebini." dedi. Tabağı masaya bıraktım, yanına oturdum. Anlatmaya başladı. "Küçüktüm, 10-11 yaşlarındaydım. Bir gün ağabeylerimle top oynuyordum. Top çöp variline kaçtı. Her zamanki gibi topu almaya beni gönderdiler. Topu alırken elime bir şeyler dolaştı, önce örümcek zannettim, hızlıca çektim elimi ama saç telleriymiş meğer. Sonra birden bir kadının yüzünü gördüm, simsiyahtı ya da bana öyle göründü. Bağıra bağıra eve koştum. Ağlamaktan nefes alamıyordum. Eve girdiğimde annem yemek yapıyordu, patates yemeğiydi. O gün bugündür ağzıma patates koymadım. Nefret ederim patatesten, tiksinirim." dedi. Yemeğim soğudu, yiyemedim. Emine Abla'nın karşısında kalakaldım. Şaşkındım..Yıllar önce bir soru sormuştum, yıllar sonra sorunun cevabını, hem de birinci ağızdan almıştım...

12 Ekim 2012 Cuma

Amber Acil Uyarı Sistemi

Amber Alert; Amerika'da kullanılan ve açılımı America's Missing: Brodcast Emergency Response olmasına rağmen, aslında 1996 yılında kaybolan 9 yaşındaki Amber Hagerman adlı kız çocuğunun ismine dayanan acil uyarı sistemidir.




Amber Hagerman, Arlington, Teksas'ta  büyükannesinin evinin önünde bisiklet sürerken, arabalı bir şahıs tarafından zorla kaçırıldı. Sonradan polis tarafından yayınlanan zaman çizelgesine göre; Amber sadece 8 dakikada kaçırılmıştı. O günkü şartlarda etkili bir müdahalede bulunulamadı ve 4 gün sonra Amber'ın cesedine ulaşıldı. Bunun üzerine adına Amber Alert denilen muazzam bir uyarı sistemi kuruldu.

Şu anda Amerika'daki tüm kayıp çocuk vakalarında bu sistem derhal devreye giriyor ve çocuk, kaçıran şahıs, kullanılan araç gibi detaylar e-mail, sms gibi yöntemler yanında, televizyonlardan, radyolardan, caddelerdeki billboardlardan da sık sık anons ediliyor. Yani kaybolan bir çocuğu, aynı anda milyonlarca kişi aramaya başlıyor. Bu yöntemle pek çok çocuk, katillerin elinden son anda kurtarılmıştır.


 ABD'nin Georgia Eyaletinde ise Amber Alert yerine Levi's Call ismi kullanılmaktadır. 1997 yılında 11 yaşındaki Levy Frady, arkadaşlarıyla oynadıktan sonra bisikletle akşam yemeği için evine gitmekte iken kaçırılmıştır. Bir gün sonra, Levi'nin bisikleti evine yarım mil, cesedi ise 22 mil uzakta bulunmuştur. Geyik avı sezon açılışı için bölgede avlanmaya çıkan avcılar tarafından bulunan Levy'nin kafasından ve göğsünden vurulduğu, vücudunun bir kısmının da su çukuruna gömüldüğü belirtilmiştir.

Soruşturma süresince polis 1000'den fazla kişiyle görüşme yapmıştır. Son yıllarda da Levy'nin ölüm zamanına ait zaman çizelgesi güncellenerek tekrar yayınlanmıştır ve Levy'nin hayatta olan arkadaşlarıyla tekrar görüşülmeye başlanacaktır. Levy'nin anısına Amber Alert, resmi olarak Levi's Call olarak değiştirilmiştir. Georgia'da bu sistem kurulduktan sonra gerçekleşen toplam 17 kaçırma vakasının 16'sı çözülmüş, ancak ironiye bakın ki, Levy'nin katili hiçbir zaman bulunamamıştır.

Amber Alert, Arkansas'ta Morgan Nick Amber Alert olarak kullanılmaktadır. Morgan Chantel Nick, annesiyle birlikte gittiği beyzbol maçında kaçırıldı. Maçı izleyen annesinden arkadaşlarıyla birlikte ateşböceği yakalamak için izin isteyen Morgan, arkadaşlarıyla park alanında oynamaya başladı. Morgan en son arkadaşları tarafından annesinin arabasının yanında, ayakkabısındaki kumlarını temizlerken görüldü. Daha sonra Morgan'ın arkadaşlarından bazıları, onunla konuşan ürkütücü bir adam gördüklerini söyleyeceklerdi. 15 dakika sonra oyun bittiğinde, Morgan ortada yoktu. Annesi ve çağrılan polisler her yeri aradı ancak, bugüne kadar küçük kızdan hiçbir haber alınamadı. Annesi ise Morgan Nick Vakfı'nı kurarak çocuklarını kaybeden ailelere destek vermeye başladı.
 
Her eyalet ek olarak başka şartlar koysa da temelde Amber Acil Uyarı Sisteminin kullanılması için 4 kriter aranmaktadır:
1-Kolluk kuvvetleri tarafından kaçırılma olayı teyit edilmelidir. 
2-Çocuk ciddi bir yaralanma ya da ölüm tehdidi altında olmalıdır.
3-Uyarıyı yayınlamaya yeter derecede çocuk ya da kaçıran hakkında bilgi olmalıdır. 
4-Çocuk 17 yaşından büyük olmamalıdır.
 Günümüzde pek çok ülke farklı adlar altında Amber Alert sistemini kullanmaktadır. Çocuk kaçırma olaylarında bir dakikanın bile ne kadar önemli olduğu göz önüne alındığında, Türkiye'de de böyle bir sistemin bir an önce hayata geçirilmesini dilerim.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Ronald Opus Nasıl Öldü?


ronald-opus-nasil-oldu

Fakülte yıllarında bize sıkça örnek olarak verilen, hala duymamışlar içinse ilgi çekici bir olay. Amerikan Adli Tıp Derneği'nin eski başkanı Don Harper Mills, 1994 yılında derneğin ödül töreninde anlatıyor:

23 Mart 1994'te Ronald Opus'un cesedini inceleyen adli tabip, adamın başından vurularak öldürüldüğü sonucuna vardı. On katlı bir binanın tepesinden intihar etmek üzere aşağı atlamıştı ve geride bıraktığı notta da umudunun kalmadığını dile getiriyordu. Ancak dokuzuncu kattan geçerken pencereden gelen bir kurşun başına isabet etmiş ve anında ölümüne neden olmuştu. Apartmanın sekizinci kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için bir ağ vardı ama, ne silahı çeken kişi, ne de Opus bu ağın varlığından haberdardı. Yani kurşun olmasaydı Opus'un intihar girişimi başarısızlıkla sonuçlanacak ve kurtulacaktı.

‘‘Normal olarak intihar etmeye karar veren bir kişi eninde sonunda amacına ulaşır, ancak mekanizma onun tasarladığı biçimde gelişmeyebilir. Opus'un dokuz kat aşağıda yere çakılarak ölmesi onun ölüm nedenini intihardan cinayete çevirmeyecekti. Ancak intihar girişiminin başarısızlıkla sonuçlanacak olması nedeniyle, adli tabip bir cinayetle karşı karşıya olduğuna karar verdi.’’ diye devam etti Mills.

Silahın ateşlendiği dokuzuncu katta yaşlı bir adamla karısı yaşıyordu. Şiddetli bir tartışmaya girmişlerdi ve adam karısını silahla tehdit ediyordu. O kadar kızmıştı ki, tetiği çekti, karısını ıskalayan kurşun pencereye yöneldi ve Opus'a isabet etti. Bir insan A şahsını öldürmeye çalışırken B şahsını öldürdüğü takdirde, B'yi öldürmekle suçlanırdı.

İşte bu suçlamayla karşılaştıklarında yaşlı adam da karısı da çok şaşırdı, çünkü silahın dolu olduğundan haberleri yoktu. Adam, karısını dolu olmayan silahla korkutmayı alışkanlık haline getirmişti, öldürmeye niyeti yoktu. Demek ki, Opus kaza sonucu ölmüştü.

Ancak soruşturma devam ederken bir tanık ortaya çıktı ve altı hafta önce yaşlı çiftin oğlunu silahı doldururken gördüğünü söyledi. Anlaşıldığı kadarıyla yaşlı kadın oğlundan mali desteğini çekmişti ve babasının silahla korkutma huyunu bilen oğul, babasının annesini vuracağını hesaplayarak silahı doldurmuştu. İşin yönü yine değişmişti. Bu durumda yaşlı çiftin oğlu Ronald Opus cinayetinin zanlısı oluyordu.

Ama kaderin cilvesi bu kadarla kalmıyordu. Soruşturma ilerleyince, cinayet zanlısının, annesini öldürme planı başarıyla işlemediği için umutsuzluğa kapılanın Ronald Opus'un ta kendisi olduğu anlaşıldı. İşte bu nedenle 23 Mart günü on katlı binadan atlamış, dokuzuncu kat penceresinden gelen kurşunun isabet etmesi sonucu ölmüştü.
Adli tabip olayın intihar olduğuna karar vererek dosyayı kapattı.

Mills, bu olayı hem kendisini hem de dostlarını eğlendirmek ve bazı küçük ayrıntılara dikkat çekmek için uydurduğunu açıkladığında, Ronald Opus çoktan şehir efsanesine dönüşmüştü bile.

Bu küçük ama ceza hukukçuları için iyi bir sınav sorusu olan hikaye bugüne kadar pek çok film ve dizide yer buldu kendisine. Law&Order, Homicide, Magnolia, CSI:Miami bunlardan birkaçı.

Hikaye genel olarak bakıldığında tam bir kısır döngü esasında. Zaten kurtulacakmış derseniz karşınıza silah çıkıyor, hiç şansı yokmuş, zaten ölecekmiş derseniz de size 8. kata gerilmiş olan ağı anımsatmak isterim.

10 Şubat 2012 Cuma

Bir Otopsi Hikayesi

Bu postumda otopsiyle ilgili ayrıntılar var, çabuk etkilenen hassas bir insansanız lütfen okumayın, zaten anlatmak istediğim otopsinin korkunçluğu değil çok daha derin şeyler.


otopsi
Fakülte son sınıftayken, adli tıp dersini iple çekerdim. Doğuştan meraklıydım, herşeyi öğrenmek istiyordum. Okuduğum kitaplardan falan az da olsa bilgim vardı ama yine de ders gibi olmazdı elbette.

Hocamız hem diş hekimliğinde hem de bizim fakültede ders veriyordu. Ayrıca numune hastanesinde çalışıyordu. Çok espriliydi, dersleri süper eğlenceli geçerdi. Ama nedense katılım az olurdu, biz 6-7 kişi olarak her zaman ön sıralarda yerimizi alır, acaba bugün ne anlatacak diye merakla beklerdik. Çünkü hafta içinde mutlaka biri ölmüş olurdu ve hocamız da bunu derste anlatırdı. Oysa Hocamız şöyle derdi:"Çocuklar ben hep dua ederim ki pazar günü kimse ölmesin, ben de biramı alıp Meram tepesine çıkayım da biraz kafamı dinleyeyim."
konya-zümrüt-apartmanı
2 Şubat 2004 günü Konya'da Zümrüt Apartmanı yıkıldı. Bir gün önce ben, o binanın karşısında bir kafede Avon'un toplantısına katılmıştım. Ertesi gün ise bu haberi duydum. Uzun bir süre yaklaşamadım ama en nihayetinde gördüğümde o koca apartmanın yerinde artık koca bir boşluk vardı. İşte orada yaşamını kaybeden insanların otopsileri de bizim ders konumuzdu. Çünkü tamamının otopsisini hocamız yapmıştı. Çoğu kalp-göğüs basısı nedeniyle hayatını kaybetmişti. Yani üzerlerne çöken ağırlık nedeniyle nefes alamamışlardı.
Dersler bu şekilde slayt gösterisi ve anlatım şeklinde geçerken merakla beklenen gün geldi ve hocamız otopsi ve ölü muayenesine gelmek isteyenlerin, isimlerini listeye yazdırmasını istedi. Bu, savcılık düşünmediğimiz sürece hayatımızda belki bir kez yaşayacağımız bir fırsattı ve kaçırmadık elbette.
Bir hafta sonra, telefon geldi. Yağmurlu ve serin bir hava vardı dışarıda. Numune hastanesinin morguna çağrıldık. Gidene kadar da olayın ası ölümü olduğunu, otopsisine gireceğimiz genç kadının kendini 6 saat önce astığını öğrendik. Hayatımda ilk defa morga giriyordum ve açıkçası her tarafta ağlayarak bekleşen insanlar göreceğimi zannediyordum. Oysa koridorda gayet sakin görünen, sakallı, karanlık görünümlü iki adam vardı sadece.  Sonradan o adamlardan birinin ölen kızın kardeşi, diğerinin ise kocası olduğunu öğrendim. Ama ölen kız taş çatlasa 20'li yaşlarındaydı, kocası ise 35-40 arasıydı tahminen.
Neyse biz odaya girdiğimizde otopsi başlamıştı, yaklaşık 30 kişi daracık bir odaya sıkıştığından ilk başta ne hocayı ne de otopsi yapılan kadını göremedik. Ama beş dakika sonra bir kısım diş hekimliği öğrencileri daha fazla dayanamayarak birer ikişer odadan çıktı. Bize de yer açldı. Hocamız, asistanı ve dikiş işlerini halleden bir görevli vardı. Normalde bu kadar ayrıntıya girildiğini zannetmiyorum ama hocamız bize tek tek anlattığı için en ufak ayrıntıların dahi üzerinde duruyor, bir taraftan da kesilen parçaların fotoğrafını çekiyordu.
Tam o sırada kapı yavaşça açıldı ve içeriye o dışarıda gördüğüm karanlık tipli adamlardan, kızın kardeşi girdi sessizce. Hoca fark etmedi ama erkek öğrencilerden biri bağırarak hocayı uyardı. Adamı yaka paça attılar. Hocamız da sağlam bir küfür savurdu arkasından. O anda kızın niye kendini asmış olabileceği konusunda tahmin yürütmeye başladım. Ama en iyimser tahminim otopsiyi merak etmiş olabileceğiydi. Düşünün ki, kız kardeşiniz yan tarafında musluğu olan buz gibi bir masada çırılçıplak yatıyor, dahası herkesin gözü önünde parçalanıyor, siz de bu durumu izlemek için otopsi odasına giriyorsunuz gizlice. Çok sinirlendiğimi hatırlıyorum odadaki diğer herkes gibi.
Neyse biz içeri girdiğimizde ölünün kafa derisi açılmış ve yüzüne geçirilmişti. Bu nedenle neredeyse otopsinin sonuna kadar kadının yüzünü hiç görmedik. Bu bir bakıma iyi oldu, çünkü inanın yüzü olmayan bir vücut size insan gibi gelmiyor. Odada artık öğrenci olarak 4 kişiydik, kimbilir ne kadar meraklı gözlerle izliyorsam, hoca karaciğeri direkt önüme koydu, Böbrekleri gösterdi, o kadar muntazam yaratılmışlardı ki, aynen ilkokulda öğretilen o minik fasülyelere benziyordu.
Beyin ise tam bir mucizeydi, o cevize benzeyen yapının her bir parçası birbirine ayrı bağlarla tutunmuştu, hem çok sağlam hem de bir makas darbesiyle kopabilecek kadar narindi. İnsan dilinin bu kadar uzun olabileceği hayatta aklıma gelmezdi. Bağırsaklar, karın açıldıktan sonra devasa bir balon gibi havaya yükseldi. Bomboştu ve inanılmaz beyazdı. Kız belli ki uzun zamandır bişey yememişti. Boynunda oluşan ekimozları gösterdi hocamız. Çünkü biliyorduk ki, bir insan eğer öldürüldükten sonra asılmış ise boyunda ekimoz ya da kanama oluşmazdı.
Otopsi tamamlandı. Dikiş başladı. Bazıları merak eder, her şey yerli yerine koyulup öyle mi dikiliyor diye. Hayır maalesef hemen tüm organlar kesildiğinden ölünün içine doldurularak dikiliyor. Son aşamada kızın yüzündeki kafa derisi kaldırıldı ve ilk kez o anda, masada yatan vücut bizim için bir kimliğe dönüştü. Upuzun saçları vardı, kalın kaşları... Uyuyor gibiydi. Otopsi yapılırken bazı öğrenciler ağızlarına burunlarına mendil kapattı ama ben koku almadım. Zaten genç bir ölüydü ve henüz ölü katılığı oluşmamıştı. Otopsi sırasında beni etkileyen; dediğim gibi kızın yüzünü gördüğüm an ve dikişler atılırken çıkan o iğrenç sesti. İpler kalın olduğu için etrafa kan sıçrıyordu.
Odadan çıkınca, çok yaşlı ve ilaç tedavisi gören yaşlı bir kadının yüksekten düşerek öldüğünü ve ölü muayenesi yapılması gerektiği söylendi. Otopsiye gerek yoktu, ölü katılığı oluşmuştu ve vücut tüm salgıları dışarı verdiğinden dayanılmaz bir koku vardı. Hocamız gelmişken bunu da görmemizi istedi hatta eşime kadının havaya kalkmış kolunu indirmesi söyledi. Eşimin beti benzi attı ama dediğini de yaptı. Kolu indirdi ama kol tekrar kalktı. Böylece bunu da görmüş olduk.
Nihayet o soğuk koridarlardan geçip temiz havaya çıktık. Otopsi her ne kadar dışarıdan bakıldığında korkunç görünse de pek çok olayın aydınlatılması için son derece elzem. Ama dilerim herkese otopsi gerektirmeyen hayırlı ölümler nasip olur. İnsan vücudu kadar muazzam bir şeyin karşısında Allah'a bir kez daha şükretmek, hatta kudretinden seve seve korkmak çok güzel bir deneyimdi. Otopsiden sonraki gün uykudan uyandığım anda kızın yüzü geldi gözümün önüne, ama sadece bir defa yaşadım bu durumu, şimdi çok net hatırlamıyorum nasıl biriydi. Yine de aklıma geldikçe o gün hissettiklerimde bir değişiklik yok. Midesinin, bağırsaklarının bomboş olduğu, kardeşinin kendisini gizlice izlemeye çalıştığı ve yaşça kendisinden epey büyük bir kocaya sahip bu kız kendini niye astı?
Sizin aklınıza bir şey geliyor mu?

12 Ocak 2012 Perşembe

Efsanevi Kıta: Mu

Büyük Okyanus'ta yer alan ve 14 bin yıl önce batan efsanevi kıta "MU"; binlerce yıl öncesine dayanan mitlere göre, kıta üzerinde yaşayan 64 milyon insan esrarengiz bir şekilde sulara gömülmüştü. O kıta batmasaydı insanlık belki de bugün olduğu yerden çok ileri olacaktı. Peki neydi bu kıtanın esrarı?

Ada üzerinde dört ayrı ırk, tek tanrılı bir din, sembolizme dayalı bir öğretim sistemi ve gelişmiş bir uygarlık yaşadığına dair ilk iddianın sahibi James Churchward. Churchward'ın adayla ilgili en önemli iddiası yeryüzünde insanın ilk ortaya çıktığı yer olmasıydı. Yine bu iddiaya göre, Yeni Zelanda ve Hawaii de birdenbire ortadan kaybolan bu esrarengiz kıtanın parçaları. Peki neden yok oldu bu koca kıta?

Varsayımlara göre, kıtanın altında yer alan gaz odacıklarının patlamalara yol açması nedeniyle, kıta milyonlarca kişiyle birlikte sulara gömüldü. Şimdiye kadar ortaya atılan tüm iddialar ve Pasifik Okyanusu’nda bir kıtanın varlığı konusundaki görüş, çeşitli belge ve bulgular mevcut olmakla birlikte, henüz arkeologlar arasında yaygınlık kazanmamış bir görüş veya bir varsayım olmaktan öteye gidememiştir.

Churchward'ın iddia ettiğine göre Mu uygarlığını araştırmasına başlaması, Batı Tibet'teki, adını vermediği gizli bir tapınağın arşivlerinde bulunan, çok eski bir dilde yazılmış olan Naacal Tabletleri'ni okumasıyla başlamıştır. Söylediğine göre; bu tabletleri okuyabilme becerisini de yine o tapınakta bulunan bir Tibet rahibinden öğrenmiştir. Churchward sonraki yıllarda, mineralog ve arkeolog olan Dr. William Niven tarafından Meksika'da ortaya çıkarılan tabletler üzerinde çalışmıştır. Çin'e ve çevre adalara kaçanların kitabelerinde "kıtamız battı, biz de buraya kaçtık." yazmaktadır. Bu yazılı kayalar 14 bin yıllıktır, c14 karbon testleriyle sabittir. Türkler'in de Mu Kıtasından geldiği söylentileri de varsayım olarak eklenmiştir.

Mu Kıtası, Türkiye'nin ilk cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk'ün talimatıyla kurulan bir ekip tarafından araştırılmıştır. Deniz dibinde bulunan kalıntılara karbon testleri yapılmıştır. Yaklaşık 50 yıl boyunca 20’den fazla ülkeye giderek mu uygarlığı hakkında veri toplayan James Churchward’un ve mu varsayımını destekleyenlerin mu uygarlığı hakkındaki görüşleri kısaca şöyle özetlenebilir:

* Yeryüzünde insanın ilk ortaya çıktığı kıta Mu kıtasıdır.

* Mu kıtası kuzeyden güneye 3000 mil, doğudan batıya 5000 mil kadar uzanan, üç kara parçasından oluşan
büyük  bir kıtaydı.

*Günümüzde Polinezya, Mikronezya ve Melanezya takımadalarını oluşturan adalar, muhtemelen bu kıtadan arta kalan kara parçalarıdır.

*Bu kıta, kıtanın altında yer alan gaz odacıklarının patlamalara yol açması nedeniyle, yaklaşık 12.000 yıl önce 64 milyon nüfusuyla birlikte sulara gömülmüştür.

*Bu kıtada 70.000 yıl önce tek tanrılı bir din bulunuyordu. Aynı tarihlerde Mu'lular diğer kıtalarda koloniler oluşturmaya başlamışlardı ki, anavatan dışındaki en büyük imparatorluk, başkenti günümüzde Gobi Çölü’nün uzandığı bölgede bulunan Uygur İmparatorluğu’ydu.

* Mu dininin öğretimini "Naakaller" adı verilen rahipler üstlenmişlerdi ve sembolizme dayalı bir öğretimleri vardı.

* Mu dininin esası, Tanrı’nın tek oluşuna ve ruhsal gelişim için sürekli olarak tekrar doğmak inanışına dayanıyordu.

* Atlantis’teki din Mu’nun tek tanrılı dininden başka bir şey değildir.

* "Ra" sözcüğü güneş anlamına gelirdi ki, daire ile ifade edilen güneş sembolü, bir ad ve sıfat vermek istemedikleri, "o" diye hitap ettikleri tek Tanrı'yı simgelemede kullanılırdı; Mu imparatoru da “Mu’nun güneşi” anlamında ra-mu adıyla ifade edilirdi. "Ra" sözcüğü sonradan diğer kıtalara ve Atlantis yoluyla Mısır'a da taşınmıştır.
ilginc-olaylar

*Dört ırktan oluşan Mu'lularda yazı dilleri farklı olmakla birlikte, konuşma dilleri ortaktı. Mu'lular günümüz uygarlığına kıyasla manevi alanlarda çok daha ileriydiler.

*Telepati, durugörü, çift bedenlenme, astral seyahat gibi, uygarlığımızda ancak kimi medyumlarda ve mistiklerde görülebilen olağanüstü yetenekler mu'lularda olağan yetenekler olarak mevcuttu.

* Mu uygarlığının en önemli çöküş nedeni, teşevvüş adı verilen, bir aşamadan diğerine geçilirken yaşanan kargaşa dönemini atlatamamasıdır.

Genelde bu iddiaların herhangi birini destekleyecek arkeolojik veya antropolojik bulgu bulunmamaktadır. Mu dinine, kolonilerine (örneğin uygur imparatorluğu kolonisi fikri) ve Mu kıtasının nasıl battığına ilişkin iddialar 'Mu' varsayımını savunanlar arasında da genel geçer kabul görmemiştir ve farklı düşünceler mevcuttur.

Yıllar öncesinde Atatürk’ü epey heyecanlandıran bir araştırma Türkiye’de ortaya çıkabilmek için yıllarca beklemek zorunda kalmıştır. Türk tarihinin ve coğrafyasının araştırılmasını isteyen Atatürk, ilkel diller uzmanı ve tarihçi-diplomat Tahsin Mayatepek'i görevlendirmiş ve ömrünün son yıllarında ilginç kaynaklara ulaşmıştır.

Süreci inceleyip Atatürk’e raporlar halinde iletmesi için 1935’de Meksika’ya maslahatgüzar atandı ve Arkeolog William Niven’in Meksika’da yaptığı kazılarda bulduğu yaklaşık 15 bin yıl öncesine ait tabletlerin deşifrelerinden ve ardından James Churchward’ın Hindistan’da bulduğu benzer tabletlerin çevrilerinden Atatürk’ü haberdar etti.

Sağlığının bozuk olmasına rağmen Atatürk, Türkiye’ye getirilen kitaplarla çok ilgilendi ve hızlıca çevirilerini yaptırıp, bizzat kendisi geceler boyu okuyup üzerlerinde notlar aldı. Halen Anıtkabir’de bir kısmı sergilenen kitaplar ancak 2000'li yıllarda Türkçe'ye çevrilebildi.

3 Ocak 2012 Salı

İlginç Olaylar Dyatlov Geçidi

İlginç olaylara devam...

dyatlov-geçidi

29 Ocak 1959'da Ural Politeknik Enstitüsü'nden 10 öğrenci, kamp kurmak amacıyla Ural Dağları'nda yola çıktı. Öğrencilerden biri rahatsızlanınca, ekipten ayrıldı. Kalan 9 öğrenci ise devam etti ve 2 Şubat'ta herkesi dehşete düşüren bir olay yaşandı.

Öğrencilerin çadırları yırtılmıştı, ilk iki ceset yalınayak ve sadece iç çamaşırları ile, sonraki üç ceset ise benzer bir durumda yakın bir yerde bulundu. Bundan iki ay sonra ise, son kurbanlar 75 metre uzaklıkta kar altında gömülü bulundu. Dört öğrencide büyük iç yaralanmalar, kırık kaburgalar ve ezilmiş kafatasları vardı. Birinin dili yoktu. Gerçek şu ki müfettişler saldırıya benzer herhangi bir bulgu bulamadı. Son dört kurbanın da başkalarına ait olduğu düşünülen ve radyasyon içeren kıyafetler giydikleri belirtildi.

Ekipten son anda ayrılan öğrenci yıllar sonra bir belgeselde şöyle diyordu: "Eğer Tanrı’ya tek bir soru sorma şansım olsaydı; bu soru; o gece arkadaşlarıma ne oldu, olurdu."

Ekipte bulunan herkes son derece deneyimli ve zor şartlara alışık insanlardı. Kayakçılar 2 Şubatta Otorten’i geçerek Holat Syahl tepesine ulaşmayı başardılar. Ekipten kalan fotoğrafları ve günlükleri inceleyen müfettişlere göre saat 5′te çadırlarını kurarak kamp yeri oluşturdular. Kayakçıların bu bölgeyi neden tercih ettikleri belli değil. Çünkü grup 1,5 km. ileride dağ eteğindeki ormanlık bölgeye kamp kurmuş olsaydı,iklimin sert etkilerinden de kendilerini koruyabileceklerdi. Böyle bir noktayı seçmiş olmaları bir şeylerden endişe ettiklerini düşündürmektedir.

Ekip 12 Şubat'ta durumları hakkında telgraf çekecekti, bu nedenle o tarihe kadar kimse grup hakkında bir endişeye kapılmadı. Ancak 20 Şubat'tan sonra ekipten hala haber alınamamış olması nedeniyle arama çalışmalarına başlandı. Bölgeye askeri keşif uçakları ve helikopterler gönderildi.

Öncü arama ekipleri 6 gün sonra 26 Şubatta kamp yerine ulaşabildiler. Yekaterinburg’dan gelen telgrafta ekip başkanı Mikhail Sharavin “Yarıya kadar yırtılmış ve içi kar ile dolmuş çadıra ulaştık. İçi boş, ancak grup, ayakkabılarını bile çadırda bırakarak burayı terk etmiş,” diye yazmaktaydı. Yapılan teknik incelemede çadırın içeriden yırtıldığı ve civarında karın altında kalmış olan 7-8 kişiye ait ayak izlerinin olduğu anlaşıldı. Ayak izlerinin hiç birinde ayakkabı veya çorap giyildiğine dair belirti yoktu.
Peki ne olmuştu da, gecenin dondurucu soğuğunda dağcılar, üstelik yalın ayakla kaçmaya zorlanmıştı?

Ayak izleri dağın eteğindeki ormana doğru gidiyor ancak 5oo metre sonra aniden yok oluyordu. İlk iki ceset ormanın sınırında bir çam ağacının altında bulundu.
Cesetler ekipteki 24 yaşındaki Georgy Krivonischenko ve 21 yaşlarındaki Yury Doroshenko aittiler. Ve her ikisi de ayakları çıplak ve üzerleri elbisesizdi. Sadece iç çamaşırı giymişlerdi. Yanlarında yakılarak kömürleşmiş ağaç parçaları vardı. Çamın dalları ağacın 5 metre kadar üst kısımdan koparılmıştı. Demek ki, adamlar olaydan sonra ağacı tepesine çıkarak etrafa veya bir şeylere bakmışlardı. Bir kısım dal kırıkları kar üzerinde dağınık olarak bulundu.
ilginc-olaylar

Dyatlov, Zina Kolmogorova (22) ve Rüstem Slobodin (23)’e ait sonraki üç ceset ağaç ile kamp arasında 150 metre ara ile bulundu. Cesetler arasındaki mesafeden onları kampa dönmeye çalışırlarken öldükleri sonucuna varıldı.

Uzmanlar hemen adli tahkikata giriştiler. Cesetler üzerinde yapılan otopsi işlemlerinde net bir sonuca ulaşılamadı. Adli tıp uzmanları beş cesedin hypothermia (soğuk etkisi ile donarak) neticesi öldüğünü açıkladılar. Slobodin’in kafasında fraktür tespit edildi ancak bu kırığın ölümcül olmadığı anlaşıldı.

Olay mahallinde kalarak 2 ay boyunca araştırmalarını sürdüren ekip, çamlıklardan 75 metre uzakta kara gömülü dört cesedi daha ortaya çıkardı.


Nicolas Thibeaux-Brignollel(24), Ludmila Dubinina (21), Alexander Zolotaryov (37), ve Alexander Kolevatov (25). Thibeaux-Brignollel’ın kafatası, Dubunina ve Zolotarev’in kaburga kemikleri kırılmış,  Dubinina’ın ise dili yerinde sökülmüştü.

Tüm bunlara rağmen cesetlerin travmaya uğrayan kısımlarının dış yüzeylerinde yani cesetlerin üzerlerinde yaralanma belirtileri yoktu. Yani kırık kemikleri etrafını saran kas-et ve deri üzerinde yaralara rastlanılmadı. Cesetlerdeki tahribat araba çarpmasına benzetilmesine karşın yara izleri oluşmaması olayın esrarengizliğini iyice arttırdı.

Son dört ceset diğerlerinden daha kötü giyimliydi. Anlaşılan sonraki, ilk kim öldüyse onun kıyafetlerini üzerine geçirmişti. Zolotaryov, Dubinina’ın kürklü montunu ve şapkasını giymişti. Dubinina’ın ayağında ise Krivonishenko’un yün pantolonu vardı.

Elbiseler üzerinde yapılan incelemelerde  yüksek oranda radyasyona rastlanılmış olması ise başlı başına muamma idi.
Olaydan bir kaç ay sonra yetkililer itham edecekleri kimseye ulaşamadıklarını, vakıanın çözümsüz kaldığını açıkladılar. Böylece dosya arşive gönderilerek unutulmaya terk edildi.
Yıllar sonra sırrı çözmeye çalışan Yekaterinburg-Dyatlov Olayını Araştırma Derneği Başkanı Yury Kuntsevich, olayın olduğu sene 12 yaşında olmasına rağmen otoritelerin ve araştırmacıların olayı halktan saklama gayreti içinde olduklarını hatırlamaktaydı.

Savcılık önce Mansi yerlilerinin bu cinayetleri işledikleri iddiasını araştırdı. Güya kendi yurtlarına geçiş yolu açan kâşifleri birilerinin cezalandırdığı düşünüldü. Oysa ne Otorten ve ne de Holat-Syahl yöre halkınca kutsal veya özelliği olan yerler değildi. Keza olay mahallinde de dokuz kayakçıdan başkaları olduğuna dair hiç bir iz ve belirti yoktu. Tek bilinen Otorten Dağı'nın Mansi dilinde “Ölüm Dağı” anlamına geldiğiydi.

Daha sonraları olayı yeniden ele alan Rus uyruklu bir tıp uzmanı çok güçlü bir rüzgarın vücutta yumuşak dokuya zarar vermeden kemikleri kıracağını iddia etti. Belgeleri inceleyen Dr. Boris Vozrozhdenny “Bu bir araba kazasındaki etkiye eşit etki doğurur,” dedi. Yani kayakçılar güçlü bir fırtınaya tutularak çadırdan çıkmış, yaralanmış, yollarını kaybetmişlerdi.

1990 yılında bir röportaj sırasında olayı inceleyen başmüfettiş Lev Ivanov, o tarihlerde bölgede görev yapan üst düzey yetkililerden kendisine olayı kapatarak gizli sınıflandırması ile bulduklarının saklanmasını emrettiklerini anlatmıştır. Kendisi de bu yetkililere, içlerinde olayı gören askerler ve hava tahmin görevlileri dahil çok sayıda tanık olması sebebiyle böyle bir şeyin mümkün olmadığını; Şubat ve Mart ayları içinde olayı gerçekleştiği noktada “parlak uçan küreler” gözlemlendiğini söylemiştir.

Ivanov, ‘Leninsky Put’ isimli mahali Kazak Gazetesine verdiği demeçte “ O zaman da şüphelenmiştim, ancak artık bu kürelerle ölümler arasında direkt ilişki olduğundan eminim” demiştir. Ivanov Kazakistanda emekli iken vefat edecektir.
Gerçekten de sınıflandırılmamış dosyalarda yakın bir alanda kamp kurmuş olan bir grup macera düşkününün tanıklıkları vardır. Bu gruptaki kişiler ölen kayakçıların kampından 50 km. kadar ileride aynı gece gökyüzünde Holat-Syahl’a doğru ilerleyen ‘portakal rengi küreler’ görmüşlerdir.
Ivanov'un teorisine göre çadırdaki kayakçılardan biri küreleri gördü ve bağırarak diğerlerini uyandırdı. Ormana doğru kaçarlarken küreler patladı kayakçılardan dördü ağır yaralandı ve Slobodin’in kafatasındaki kırık bu sırada oluştu.
Yudin de arkadaşlarının patlamada öldüklerine inanmaktadır. Grup muhtemelen habersizce askeri bir bölgeye girmiş ve gizli bir silahın denemesi sırasında kaza eseri ölmüşlerdir.
Kuntsevich ise bir başka ipucundan bahsetmektedir. Ölüleri ilk olarak gördüğünde yüzlerinde kahverengi kabuksu bir tabaka olduğunu hatırlamaktadır. Yudin de açıklanan dökümanlarda iç organlardan parça alınarak incelemeye gönderilmesine rağmen, sonuçlarının saklandığını söylemektedir. Tüm bunlara karşın Holat-Syahl’da patlama teorisini destekleyecek hiç bir iz bulunamamıştır.

1959 senesinde Rusya ve Kazakistan’ın bu tarz füzelerinin olup olmadığı bilinmemektedir. Sovyet Füzeleri üzerine araştırma yapan Alexander Zeleznyakov o tarihlerde henüz yerden atılan füzelerin inşasının yapılmadığını belirtmiştir. Savunma Bakanlığı da olay tarihinde füze denemelerinin yapıldığına dair resmi veya gayrı-resmi bir belgenin olmadığını iddia etmektedirler.
Kuntsevich bölgeye yaptıkları ve başkanı olduğu bir keşif gezisinde olaydan arda kaldığını savunduğu bir metal parçasını elinde bulundurmaktadır. “ Ne çeşit bir askeri teknolojiyi test ettiklerini bilmiyorum ama 1959 felaketi insan-elinin ürünüdür,” demektedir. Yudin’e göre askeri yetkililer bölgelerinde çadırı fark ettiler ve yaptıkları gözlemde kayakçı elbise ve kayak takımlarını askeri elbise ve malzeme zannetme hatasına düştüler.
1959 senesinde bir gece aniden dokuz kayakçının hayatına mal olan şeyin ne olduğu bugün hala sırdır. Dağcı ekibe ait bir çok fotoğraf ve ses kaydı ise ‘gizli’ ibaresi ile kamuoyundan saklanmaktadır.

30 Kasım 2011 Çarşamba

Hareket Eden Tabutlar

İlginç olaylar serimize hareket eden tabutlar konumuzla devam... Bu seferki bana biraz fazla fantastik geldi. Hatta ilk okuduğumda pek çok korku filminde işlenen sahneler bir bir gözümün önünden geçti. Zaten bu tarz hikayeler, gerçekten yaşanmış olsa dahi, asla ilk haliyle kalmaz. İnsanoğlu abartmayı ve kendi korktuğu şeyi daha da korkutucu hale büründürerek başkalarını korkutmayı çok sever. Okuyun bakalım, siz ne düşüneceksiniz..
ilginc-olaylar

Olay Barbados'ta geçiyor. 1807 Temmuz'unda Bayan Thomasina Goddard'ın cesedi basit ahşap bir tabutla mezar odasının en üst katına konuldu. Daha sonra ise delilik, intihar ve cinayet gibi kötü şöhrete sahip Chase ailesinden ölenler aynı odaya konulmaya başlandı.  Ailenin reisi son derece kötü, kölelerine karşı acımasız bir insandı.

22 Şubat 1808'de bebek Mary öldü; iddiaya göre babası bebeği kızgın bir anında öldürmüştü. Bu bebek de ağır, metal bir tabutla mezar odasına kondu.

Birkaç ay sonra ailenin tuhaflığıyla bilinen delikanlısı Dorcas, kendini bahçedeki bir dolaba kilitleyip havasızlıktan öldü. Mezar odasına tabutu koymak için, iki zenci kapıyı açtı. Ağıtlar yakarak tabutu taşayanlar onları takip ettiler ve taş basamaklara yöneldiler. Sadece el fenerinin ışığı vardı. Mezarın iç kapısı açıldı ve herkes korkuyla bağırdı. Bebek Chase'in tabutu, konulduğu yerin tam karşısında ve baş kısmı yukarıda olarak dik duruyordu. Ağıt yakanlar tabutu düzelttiler ve Dorcas'ı kızkardeşinin yanına koydular. Bu olaydan
bir ay sonra Albay Chase, kendini öldürdü. O da aynı mezarlığa kondu.

8 yıl sonra Chase'lerden olan bir çocuk daha öldü ve mezarlığa getirildi. Bu süre içinde menteşeler paslanmıştı. Kapı güçlükle açıldı. Ancak içeri girenler korkudan donakaldılar. Bayan Goddard'ın tabutu normal yerindeydi ama Chase ailesinin tabutları ortalığa saçılmıştı! Bu durum son derece tuhaftı, zira ağır metal tabutlar ancak 4 kişinin yardımıyla kaldırılabiliyordu.

Bir ay sonra mezarlığa çiçek koyan bir kadın 'çatırtı' sesleri ve 'inliyen birinin sesi'ni duyduğunu iddia etti. Kadının atı da kendisi gibi korkmuş, ağzından köpükler gelmişti. Ertesi Pazar kilisenin dışında bağlı duran atlar korkuyla dörtnala tepeler kaçmaya başladılar ve oradan da denize ölüme atladılar.

Mezarlığın adı gittikçe kötüye çıkıyordu. Sırada Samuel Brewster'in cenazesi vardı. Kimi Küba, kimi Haiti'den gelen 1000 kişilik kalabalık bir cenazeydi. Şiddetli bir fırtına vardı ve dört zenci köle kurşun tabutu taşıyorlardı ki yine insanın kanını donduran aynı manzarayla karşılaştılar; tabutlar yine ortalığa saçılmıştı.

Bu noktada işe, adanın valisi Lord Combermere karıştı. Sonraki cenazeye bizzat katıldı. Bu seferki, tabutunun yeri hiç bozulmayan Thomasino Goddard'ın kızı Thomasino Clarke'ın cenazesiydi. Vali mezarlıkta bir yeraltı dehlizi olup olmadığına baktı, ancak böyle bir dehliz yoktu. Adamlara tabutu getirmeden önce ters çevrilmiş tabutları düzeltmelerini emretti. Sonra zemini ince kumla kaplattı ve kapıya yeni kilit taktırdı.Son olarak kapı alçıyla mühürlendi. Vali ve adamları alçı ıslakken yüzüklerini iz bırakacak şekilde bastırdılar.

18 Nisan 1820'de güneşli bir günde vali son kez mezarı açtı. Kapıdaki mühür bozulmamıştı. Ustalar alçıyı kırdılar ama kapıyı ancak bir iki santim açabildiler; çünkü kapıya bir şey dayanıyordu. Zorlayınca kapı açıldı, ağır bir cisim basamaklara çarparak düştü. Tabii ki bu bir tabuttu. Mezara girdiklerinde Dorcas Chase'e ait bir kol kemiği gördüler, tabutun kenarından dışarı sarkmıştı. Bu defa Bayan Goddard'ın tabutu dahil bütün tabutlar rastgele yerdeydi. Vali pes etti. Cenazeyi başka bir yere gömdürdü.

Londra Bilim Müzesi ve Fizik Araştırmaları Derneği'nden araştırmacılar olayı araştırdılar ama hiçbir cevap bulunamadı. Tabutlar, yer hareketlerinden dolayı devriliyor olamazdı, çünkü mezar bir mercan yatağına yaslanıyordu. Giriş kapısından başka hiçbir yeraltı dehlizi yoktu. Kapıdaki mühür bozulmadığına göre birinin gizlice içeri girmesi imkansızdı. Mezara konulan mücevherlere dokunulmamıştı, dolayısıyla mezar hırsızlarının işi de değildi. Mezarlık bir daha asla kullanılmadı.
Kaynak


24 Kasım 2011 Perşembe

Rüyanızda Bu Adamı Gördünüz Mü?

Çözülmemiş, saklı kalmış olaylara karşı epey ilgim vardır. Hem bu tarz şeyleri araştırmayı hem de çevreme anlatmayı severim. Bu nedenle blogumda artık bana ilginç gelen tuhaf olaylara dair hikayeleri de paylaşmaya karar verdim. İşte bunlardan ilki:

ilginc-olaylar

2006 yılında New York'ta tanınmış bir psikiyatr, kabul ettiği hastasının garip bir rüyasını dinledi. Bu rüyada hasta, bir adamın kendisine hayatıyla ilgili tavsiyeler verdiğini görmüştü. Üstelik bu yüzü rüyasında ilk kez görmüyordu. Aynı adam daha önce de sıklıkla rüyalarında ortaya çıkıyordu.

Kadın hasta, bu adamı hayatı boyunca hiç görmediğine ve kesinlikle tanımadığına yemin ediyordu. Haliyle neden sürekli rüyasında gördüğünü de bilmiyordu. Psikiyatristin isteği üzerine hastanın rüyasında gördüğü bu adamın bir robot resmi çizildi.

Ancak resmin kime ait olduğu elbette bir sır olarak kaldı. Birkaç gün sonra bir başka hasta, psikiyatristin masasında duran bu resmi gördü ve psikiyatriste şu soruyu sordu: Bu adamı tanıyor musunuz? Ve devam etti "Onu sürekli rüyamda görüyorum ama kim olduğunu bilmiyorum!"

Doktor bu olay üzerine başka doktor arkadaşlarına da bu resmi gönderdi ve hastalarına bu resimdeki adamı rüyalarında görüp görmediklerini sormalarını istedi. Birkaç ay için arkadaşlarından cevap geldi. Dört hasta daha, resimdeki adamı rüyalarında gördüklerine dair yemin ediyordu. Robot resimden "Bu adam!" diye ürkerek bahsediyorlardı! Bu iddiaların ortaya atıldığı tarih olan 2006'dan günümüze kadar birbirini daha önce görmemiş tam 2000 kişi bu adamı rüyasında gördüğünü iddia etti. Üstelik bu insanlar aynı ülkede bile değildi. Los Angeles, Berlin, San Paulo, Tehran, Beijing, Rome, Barcelona, Stockholm, Paris, Yeni Delhi, Moskova gibi birçok ülke merkezinden insan bu adamı arıyordu. Şehir efsanesine dönen bu adam hakkında ortaya çeşitli teoriler atıldı. Buna göre; toplumda birbirine benzer travmalar ve dramlar yaşayan insanların birbirine benzeyen rüyalar görmesi mümkün olabilirdi.

Dindar kişilerin olaya getirdiği yaklaşımsa daha fakrlıydı. Onlara göre bu resim, kişinin büyük yaratıcı yerine kafasında konumlandırdığı imajdı. Bu görüşe göre tanrı kendisini insanlara bu şekilde gösteriyordu. Bu nedenle onun rüya görenlerin zihninde yer ettiğine inananlar vardı.

Bu adam hakkında en ilgi gören teori ise rüya sörfü teorisi.Teoriye göre bu adam, insanların rüyalarına görmeyi başaran, gerçek hayattan bir insan. Psikolojik özel yetenekleri sayesinde buna muktedir biri!

Garip değil mi? Neyse, şimdi siz de dikkatlice bakın resme. Belki zamanın birinde siz de görmüşsünüzdür bu adamı rüyanızda:)